Blog Son Yayınlar

Ceza Hukuku
By Av. Mustafa Kemal Batur / 13 Eylül 2021

Yanıltıcı Belge Düzenleme İle Sahte Fatura Düzenlemek Suçu Cezai ve Vergisel Sonuçları

  Vergi Usul Kanunu m. 359’da kaçakçılık suçları ve cezaları düzenlenmiş bulunmaktadır. Bu düzenleme uyarınca, muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belge düzenleyen ile sahte belge oluşturan ya da kullanan kişiler bu madde kapsamında cezalandırılacaktır.   Öncelikle muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belgelerin ve sahte belgelerin ne ifade ettiğinin açıklanması gerekir. Muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belgeler gerçek bir duruma konu olmakla birlikte işlem veya durumu niteliği veya miktarı itibariyle olduğundan farklı bir şekilde düzenlenen belgelerdir. Sahte belgeler ise gerçek olmayan bir durumun varmış gibi düzenlendiği belgelerdir.[1]   Muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belgeler ile sahte belgelere ilişkin maddenin ilgili kısmı şu şekildedir (VUK m. 359/a-b):  
  1. Vergi kanunlarına göre tutulan veya düzenlenen ve saklanma ve ibraz mecburiyeti bulunan;
  • Defter ve kayıtlarda hesap ve muhasebe hileleri yapanlar, gerçek olmayan veya kayda konu işlemlerle ilgisi bulunmayan kişiler adına hesap açanlar veya defterlere kaydı gereken hesap ve işlemleri vergi matrahının azalması sonucunu doğuracak şekilde tamamen veya kısmen başka defter, belge veya diğer kayıt ortamlarına kaydedenler,
  • Defter, kayıt ve belgeleri tahrif edenler veya gizleyenler veya muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belge düzenleyenler veya bu belgeleri kullananlar,
 
  1. b) Vergi kanunları uyarınca tutulan veya düzenlenen ve saklama ve ibraz mecburiyeti bulunan defter, kayıt ve belgeleri yok edenler veya defter sahifelerini yok ederek yerine başka yapraklar koyanlar veya hiç yaprak koymayanlar veya belgelerin asıl veya suretlerini tamamen veya kısmen sahte olarak düzenleyenler veya bu belgeleri kullananlar, üç yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Gerçek bir muamele veya durum olmadığı halde bunlar varmış gibi düzenlenen belge, sahte belgedir.
  Maddenin ilgili kısmında gösterildiği üzere, bu suçlar Vergi Usul Kanunu’nda düzenlenen özel bir hüküm niteliğinde olup söz konusu suçun işlenmesi halinde Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenen belgede sahtecilik hükümleri uygulama alanı bulmayacaktır.   Sahte fatura düzenleme suçunda ise düzenlenen faturalar gerçek olmayan bir durumu yansıtmaktadır. Bu mahiyetteki faturalar ‘naylon fatura’ olarak adlandırılmaktadır. Bu suçların işlenmesindeki temel amaç az veya hiç vergi ödememektir; bu nedenle gerçekte var olmayan bir durum faturaya yansıtılmaktadır.   Örnek Karar: Yargıtay 11. CD. 2018/3770 E., 2020/3927 K. 06.07.2020 Ta Kararı: …kayıtlarının vergi kayıtları ile ticari defterle uyumlu hale getirmek için gerçek bir muamele ve durum olmadığı halde bunlar varmış gibi gider pusulası ve fatura düzenlenmesi halinde de 213 sayılı VUK 359. maddesinde düzenlenen "sahte belge-fatura düzenleme" suçu ayrıca oluşurSon olarak kanunda bu suçu işleyen kişilerin üç yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacağı öngörülmüştür.   Örnek Yargı Kararı: Yargıtay 11. CD. 2021/9853 E., 2021/6099 K., 30.06.2021 Ta. KararıMükellefin sahte belgelerdeki mal ve hizmetleri aldığı ancak belgelendiremediği bu giderini sahte belge kullanmak suretiyle kayıtlarına yansıtması nedeni ile matrahın hesaplanmasında sahte belge tutarındaki maliyetinin kabul edilebilir olması durumu sahte belge kullanma suçunun oluşumuna etki etmeyecektir. Zira vergi kaçakçılığı suçlarının oluşması için vergi kaybının (vergi zararı) oluşması aranmamaktadır. Ancak bu durum idari nitelikteki usulsüzlük cezası ve diğer vergi cezalarında dikkate alınabilecektir  Fatma Aslıhan BEJI     [1] Yurtsever, Hatice, Kritik Kontrol Noktası Analiziyle Sahte Belge ve Yanıltıcı Belge Ayırımı, https://ms.hmb.gov.tr/uploads/2019/09/09.Hatice.YURTSEVER.pdf, s. 413.  
İmar ve Gayrimenkul Hukuku
By Av. Mustafa Kemal Batur / 07 Eylül 2021

Tahliye Davaları ve Çeşitleri

  Kira sözleşmesine ilişkin hükümler, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda m. 299 vd.’da düzenlenmiştir. Bu hükümler uyarınca hem kiraya verenin hem de kiracının birtakım yükümlülükleri olmakla birlikte bu yükümlülüklere aykırı davranmaları neticesinde söz konusu olabilecek yaptırımlar da öngörülmüştür.   Uygulamada kira sözleşmelerine ilişkin sıklıkla karşılaşılan davalardan biri de tahliye davalarıdır. Taşınmaz kiralarında gündeme gelen bu davalar kiracılara karşı açılmaktadır ve bu davalar Sulh Hukuk Mahkemeleri tarafından görülmektedir. Tahliye davaları farklı sebeplere dayanabilir; bu sebeplerin bazıları kiraya verenden bazıları ise kiracıdan kaynaklanan sebeplerdir. Kanunda ayrıca başkaca tahliye davası açma imkânı kiraya verene tanınmıştır. Kanunda konut ve işyeri kiraları için öngörülen tahliye sebepleri şunlardır:   Kiracıdan kaynaklanan tahliye sebepleri:  
  • Kiracının kira bedelini öngörülen sürede ödememesi (TBK m. 352): ‘‘Kiracı, bir yıldan kısa süreli kira sözleşmelerinde kira süresi içinde; bir yıl ve daha uzun süreli kira sözleşmelerinde ise bir kira yılı veya bir kira yılını aşan süre içinde kira bedelini ödemediği için kendisine yazılı olarak iki haklı ihtarda bulunulmasına sebep olmuşsa kiraya veren, kira süresinin ve bir yıldan uzun süreli kiralarda ihtarların yapıldığı kira yılının bitiminden başlayarak bir ay içinde, dava yoluyla kira sözleşmesini sona erdirebilir.’’
  Burada söz konusu kira sözleşmesinin süresi ile ihtarnameler önem arz etmektedir. Yapılan ihtarlar için birtakım koşullar öngörülmüştür. Öncelikle ihtarnamenin muaccel olmuş bir kira bedeline yönelik olması şartı aranır. İhtara muhatap olan kiracıya bu ihtarın usulüne uygun tebliğ edilmiş olması ve ihtarnamede kiracıya tanınan yasal ödeme süresinin belirtilmiş olması da gerekir.  
  • Kiracının tahliye taahhüdünde bulunması (TBK m. 352): ‘‘Kiracı, kiralananın teslim edilmesinden sonra, kiraya verene karşı, kiralananı belli bir tarihte boşaltmayı yazılı olarak üstlendiği hâlde boşaltmamışsa kiraya veren, kira sözleşmesini bu tarihten başlayarak bir ay içinde icraya başvurmak veya dava açmak suretiyle sona erdirebilir.’’
  Ancak tahliye taahhütlerinin geçerliliği için de birtakım şartları aranmaktadır: taahhütnamenin yazılı şekilde yapılmış olması, belirli bir tarihin belirtilmiş olması, tarafların serbest iradelerine dayanıyor olması, kiracı veya onun bu konuda özel olarak vekalet vererek yetkili kıldığı kişi tarafınca imzalanmış olması. Yargıtay’ın da tahliye taahhütlerinin geçerlilik şartları hususunda son derece dikkatli olduğu görülmektedir.   Yargıtay 12. HD. 2020/1175 E., 2020/2309 K., 09.03.2020 Ta. Kararı:   …Kira süresi 01.05.2012 tarihinden başlayarak 3+2 yıl olarak kararlaştırılmış olup bu sürenin sonunda kiracı mecuru boşaltarak kiraya verene kayıtsız şartsız teslim edecektir.” şeklinde taahhüdün yer aldığı, davalının 01/02/2005 tarihli kira sözleşmesine göre bu tarihten itibaren kiralanan taşınmazda bulunduğu, söz konusu taahhüdün kira ilişkisi devam ederken verilen tahliye taahhüdü olduğu ancak taahhüdün belli bir tarihi içermediği görülmüştür. Tahliye taahhüdünde, tahliye tarihi belli (açık) bir şekilde yer almadığından Türk Borçlar Kanununun 352. maddesinin aradığı anlamda bir tahliye taahhüdünün varlığından bahsedilemez. O halde, ilk derece mahkemesince belirtilen gerekçe ile davanın reddine ve Bölge Adliye Mahkemesince de istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir…   Yargıtay 6. HD. 2015/792 E., 2015/1847 K., 25.02.2015 Ta. Kararı: Yargıtay bu kararında kira sözleşmesinden önce düzenlenen taahhütnamelerin geçersizliğinin 1 yıllık süre zarfında (TBK m. 39’da yer alan süre çerçevesinde) taahhütnamenin iptali davası açılmadığı durumlarda artık ileri sürülemeyeceğini belirtmiştir.   …Davacı vekili, dava dilekçesinde; Taraflar arasındaki 1 yıl süreli kira sözleşmesinin başlangıç tarihinin 02.02.2013 değil aynı zamanda düzenlenme tarihi de olan 28.01.2013 olduğunu, davalının Bakırköy 42. Noterliği'nin 31.01.2013 tarih ve 010710 yevmiyle numaralı taahhütnamesi ile kiralananı sözleşme bitim tarihi olan 28.01.2014 tarihinde tahliye etmeyi taahhüt ettiğini ancak tahliye etmediğini belirterek kiralananın tahliyesine karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili, taraflar arasında bulunan 28.01.2013 düzenleme tarihli kira sözleşmesinin 02.02.2013 tarihinde başladığını buna göre davaya konu taahhütnamenin taraflar arasındaki kira ilişkisi başlamadan önce 31.01.2013 tarihinde düzenlendiğini beyanla davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, kira sözleşmesinin başlangıç tarihinin 02.02.2013 olduğu gözetildiğinde tahliye taahhütnamesinin kira sözleşmesinin başlangıç tarihinden önce verilmiş olması nedeniyle geçerliliğinin bulunmadığından bahisle davanın reddine karar verilmiştir. Davalı, Bakırköy 42. Noterliğinde düzenlenen 31.01.2013 tarihli tahliye taahhütnamesinde ... Mahallesi ...No:1 Bağcılar adresinde kiracı bulunduğunu açıklayarak "28.01.2014 tarihinde hiçbir ...gerek kalmadan tahliye edeceğini ve boş olarak teslim edeceğini" taahhüt etmiştir. Taahhüdün düzenlendiği tarihten itibaren 1 yıl içinde (TBK'nun 39. maddesinde açıklanan süredetahliye taahhütnamesinin iptali istenmediğinden tahliye taahhüdü geçerli olup dava süresinde açıldığına göre davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle red kararı verilmesi doğru değildir…    
  • Kiracının kiralanan taşınmazın bulunduğu ilçe ya da belediyede başka bir meskeninin bulunması (TBK m. 352): ‘‘Kiracının veya birlikte yaşadığı eşinin aynı ilçe veya belde belediye sınırları içinde oturmaya elverişli bir konutu bulunması durumunda kiraya veren, kira sözleşmesinin kurulması sırasında bunu bilmiyorsa, sözleşmenin bitiminden başlayarak bir ay içinde sözleşmeyi dava yoluyla sona erdirebilir.’’
  Bu hükmü özetlemek gerekirse bu düzenleme kiracının ya da birlikte yaşadığı eşinin aynı ilçe, belde veya belediye sınırları içerisinde ikamet etmeye elverişli başkaca bir konutu mevcut olduğu takdirde, kiraya verenin sözleşmeyi kira sözleşmesinin bitiminden itibaren 1 ay içinde dava ile sonlandırabilmesini öngörmüştür.  Öncelikle belirtmek gerekir ki kanunda yer alan bu ifadede belediye kavramının kapsadığı sınırlar tam olarak belirtilmemiştir. Bundan kaynaklı olarak doktrinde tartışmalı bir husus olarak karşımıza çıkmaktadır.[1] Buna göre, öğretide bir görüş büyükşehir belediye sınırlarının bu madde kapsamına dahil edilemeyeceğini ileri sürmektedir.[2] Diğer bir görüşe göre ise, TBK’nin 352. maddesinin üçüncü fıkrasının uygulama alanını daraltılmaması gerektiğini, mesafelerin uzamasının konutun elverişliliğini ortadan kaldırdığını ileri sürmektedir.  
  • Kiracının ‘fuzuli şagil’ sıfatını haiz olması
  Bir malın sahibinin (bu malın sahibi idare de olabilir) rızası olmaksızın zilyetliğini elinde bulunduran ya da malı kullanan kişiler ‘fuzuli şagil’ olarak nitelendirilir. Bu kişiler gerçek veya tüzel kişi olabilmekle birlikte kusurlu olup olmamaları önem arz etmez. Bu durumlarda da kişiye karşı fuzuli işgal sebebiyle tahliye davası açılabilir. İhtar şartı aranmamıştır. Sulh Hukuk Mahkemeleri burada da görevli mahkemelerdir.  
  • Kiracının kira sözleşmesine/kanuna aykırı fiillerde bulunması
  Kanun kiracıya birtakım yükümlülükler yüklemiştir. Özenle kullanma, komşulara saygı gösterme, kiralananın gösterilmesine katlanma borcu bunlardan birkaçıdır (TBK m. 316, 317, 319 vb.). Kanun koyucu, kiraya verene kiracının yükümlülüklerini ihlal etmesi durumunda sözleşmeyi feshetme hakkı tanımıştır. Kiracının ihtar çekilerek uyarılması gibi birtakım koşullar da bazı fiiller için aranmıştır (bknz. TBK m. 316).   Yargıtay 3. HD. 2017/4988 E., 2017/12944 K., 28.09.2017 Ta. Kararı: Yargıtay bu kararında kiracının özenle kullanma yükümlülüğünü ihlal ettiği durumlarda hangi hallerde ihtar koşulunun aranmayacağını zikretmiştir. …Mahkemece, davalının akde aykırılıkları gidermesi için davacı tarafından bir ihtarnamenin düzenlenmediği, davada kiracının açıktan pek fena kullanımının bulunmadığı belirtilerek davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir. Türk Borçlar Kanunu'nun 316. maddesi hükmü uyarınca kiracı kiralananı sözleşmeye uygun olarak özenle kullanmak ve kiralananın bulunduğu taşınmazda oturan kişiler ile komşulara gerekli saygıyı göstermekle yükümlüdür. Kiracının bu yükümlülüğe aykırı davranması durumunda sözleşmeye aykırılık nedeniyle tahliyesine karar verilebilmesi için kiraya verenin konut ve çatılı işyeri kirasında kiracıya en az otuz gün süre vererek aykırılığın giderilmesini, aksi takdirde sözleşmeyi feshedeceğini yazılı olarak bildirmesi ve tanınan bu süre içerisinde de akde aykırılığın giderilmemiş olması gerekir. Diğer kira ilişkilerinde ise, kiraya veren, kiracıya önceden bir ihtarda bulunmaksızın, yazılı bir bildirimle sözleşmeyi hemen feshedebilir. Konut ve çatılı işyeri kirasında, kiracının kiralanana kasten ağır bir zarar vermesi, kiracıya verilecek sürenin yararsız olacağının anlaşılması veya kiracının bu yükümlülüğe aykırı davranışının kiraya veren veya aynı taşınmazda oturan kişiler ile komşular bakımından çekilmez olması durumlarında kiraya veren, yazılı bir bildirimle sözleşmeyi hemen feshedebilir. Olayımıza gelince; hükme esas alınan 10.06.2008 başlangıç ve 30.09.2012 bitim tarihli kira sözleşmesi konusunda taraflar arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. TBK’nun 316/3.maddesinde düzenlenen kiracının kiralananı özenle kullanma ve komşulara saygı gösterme borcu nedeniyle tahliye davalarında, kiracıya verilecek sürenin yararsız olacağının anlaşılması halinde kiraya verene, kiracıya önceden bir ihtarda bulunmadan ve herhangi bir süre verilmeden fesih hakkı tanınmıştır. Davalının, site sakinlerine yönelik tehdit edici sözler söylediğine ilişkin tanık beyanları ve dosya içeriği nazara alındığında, davalı kiracının eyleminin kiralananı açıktan fena kullanımını oluşturduğu , taraflar arasındaki kira ilişkisinin çekilmez hale geldiği , artık davacı kiraya verenden bu olumsuzluklara rağmen ilişkisine devam etmesinin beklenemeyeceği ve bu itibarla ihtar gerekmeksizin dava açılabileceği gözetilerek davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi doğru değildir…     Kiraya verenden kaynaklanan tahliye sebepleri:  
  • Kiraya verenin kira sözleşmesine konu olan konut/işyerine gereksinim duyması (ihtiyaç sebebiyle, TBK m. 350/b.1):
Kiraya veren, kira sözleşmesini;  
  1. Kiralananı kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanun gereği bakmakla yükümlü olduğu diğer kişiler için konut ya da işyeri gereksinimi sebebiyle kullanma zorunluluğu varsa,
  belirli süreli sözleşmelerde sürenin sonunda, belirsiz süreli sözleşmelerde kiraya ilişkin genel hükümlere göre fesih dönemine ve fesih bildirimi için öngörülen sürelere uyularak belirlenecek tarihten başlayarak bir ay içinde açacağı dava ile sona erdirebilir.   Yargıtay, bu hükme dayanılarak açılan davalarda davacılar tarafından gerekçe olarak ileri sürülen ihtiyaç gereksiniminin gerçek, samimi ve zorunlu olmasını aramaktadır. Yeniden kiralama yasağı da bu tahliye neticesinde gündeme gelecektir.   Yargıtay 3. HD. 2017/6483 E., 2019/2527 K., 25.03.2019 Ta. Kararı:   Somut uyuşmazlık, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 355. maddesi gereğince davacının tahliye ettiği kiralananın üçüncü bir kişiye kiraya verilmesi nedeniyle tazminat talebine ilişkindir.  Türk Borçlar Kanununda konut ve çatılı işyeri kiraları 339. ve devamındaki maddelerde düzenlenmiştir. Konut veya çatılı işyeri kirasına ilişkin sözleşmelerin dava yoluyla sona erme şekillerinden olan kiraya verenden kaynaklanan sebepler arasında gereksinim nedeniyle sona erme düzenlenmiş olup TBK m. 350/1'e göre; kiraya veren, kira sözleşmesini;  kiralananı kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanun gereği bakmakla yükümlü olduğu diğer kişiler için konut ya da işyeri gereksinimi sebebiyle kullanma zorunluluğu varsa, belirli süreli sözleşmelerde sürenin sonunda, belirsiz süreli sözleşmelerde kiraya ilişkin genel hükümlere göre fesih dönemine ve fesih bildirimi için öngörülen sürelere uyularak belirlenecek tarihten başlayarak bir ay içinde açacağı dava ile sona erdirebilir. Yine TBK m. 355/1'e göre kiraya veren, gereksinim amacıyla kiralananın boşaltılmasını sağladığında, haklı sebep olmaksızın, kiralananı üç yıl geçmedikçe eski kiracısından başkasına kiralayamaz ve TBK m. 355/3'e göre kiraya veren, bu hükümlere aykırı davrandığı takdirde, eski kiracısına son kira yılında ödenmiş olan bir yıllık kira bedelinden az olmamak üzere tazminat ödemekle yükümlüdür…    
  • Söz konusu konut/işyerinin yeni malikinin ihtiyacı sebebiyle (TBK m. 351): Kiralananı sonradan edinen kişi, onu kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanun gereği bakmakla yükümlü olduğu diğer kişiler için konut veya işyeri gereksinimi sebebiyle kullanma zorunluluğu varsa, edinme tarihinden başlayarak bir ay içinde durumu kiracıya yazılı olarak bildirmek koşuluyla, kira sözleşmesini altı ay sonra açacağı bir davayla sona erdirebilir.
Kiralananı sonradan edinen kişi, dilerse gereksinim sebebiyle sözleşmeyi sona erdirme hakkını, sözleşme süresinin bitiminden başlayarak bir ay içinde açacağı dava yoluyla da kullanabilir.   Yargıtay, yine burada da bu hükme dayanılarak açılan davalarda davacılar tarafından gerekçe olarak ileri sürülen ihtiyaç gereksiniminin gerçek, samimi ve zorunlu olmasını aramaktadır.    
  • Kira sözleşmesine konu olan konut/işyerinin inşa ve imarı sebebiyle (TBK m. 350/b.2):
Kiraya veren, kira sözleşmesini;  
  • Kiralananın yeniden inşası veya imarı amacıyla esaslı onarımı, genişletilmesi ya da değiştirilmesi gerekli ve bu işler sırasında kiralananın kullanımı imkânsız ise,
  belirli süreli sözleşmelerde sürenin sonunda, belirsiz süreli sözleşmelerde kiraya ilişkin genel hükümlere göre fesih dönemine ve fesih bildirimi için öngörülen sürelere uyularak belirlenecek tarihten başlayarak bir ay içinde açacağı dava ile sona erdirebilir.   Bu hükümde de özetle, kiralananın yeniden inşası veya imarı amacıyla birtakım koşulların sağlanması halinde tahliyede davasının açılabileceği öngörülmüştür. Bu hükme dayanılarak açılan davalarda da yeniden kiralama yasağı gündeme gelecektir. Bknz. Yargıtay 3. HD. 2017/4632 E., 2019/1687 K. 21.02.2019 Ta. Kararı.   Yargıtay 3. HD. 2017/4632 E., 2019/1687 K. 21.02.2019 Ta. Kararı:   …6100 sayılı Türk Borçlar Kanununun yeniden kiralama yasağı başlıklı 355. maddesinde; "Kiraya veren, gereksinim amacıyla kiralananın boşaltılmasını sağladığında, haklı sebep olmaksızın, kiralananı üç yıl geçmedikçe eski kiracısından başkasına kiralayamaz. Yeniden inşa ve imar amacıyla boşaltılması sağlanan taşınmazlar, eski hâli ile, haklı sebep olmaksızın üç yıl geçmedikçe başkasına kiralanamaz. Eski kiracının, yeniden inşa ve imarı gerçekleştirilen taşınmazları, yeni durumu ve yeni kira bedeli ile kiralama konusunda öncelik hakkı vardır. Bu hakkın, kiraya verenin yapacağı yazılı bildirimi izleyen bir ay içinde kullanılması gerekir; bu öncelik hakkı sona erdirilmedikçe, taşınmaz üç yıl geçmeden başkasına kiralanamaz. Kiraya veren, bu hükümlere aykırı davrandığı takdirde, eski kiracısına son kira yılında ödenmiş olan bir yıllık kira bedelinden az olmamak üzere tazminat ödemekle yükümlüdür." düzenlemesi bulunmaktadır...         Kanundan kaynaklanan tahliye sebepleri:  
  • TBK m. 347: Bu hüküm uyarınca ‘…ancak, on yıllık uzama süresi sonunda kiraya veren, bu süreyi izleyen her uzama yılının bitiminden en az üç ay önce bildirimde bulunmak koşuluyla, herhangi bir sebep göstermeksizin sözleşmeye son verebilir.
Belirsiz süreli kira sözleşmelerinde, kiracı her zaman, kiraya veren ise kiranın başlangıcından on yıl geçtikten sonra, genel hükümlere göre fesih bildirimiyle sözleşmeyi sona erdirebilirler...’   Bu hüküm kanundaki diğer hükümlere kıyasla daha yeni olmakla birlikte belirli bir sürenin sonunda kiraya verene gerekçe göstermeksizin fesih hakkı tanımaktadır. Bu düzenlemenin getirilmesindeki temel dayanaklardan biri de malikin mülkiyet hakkının bir noktada korunması gerektiği düşüncesidir. Fesih bildirim sürelerine de atıf yapıldığı görülmektedir.     Fatma Aslıhan BEJI       [1] DOĞU, Hakkı Mert, Türk Borçlar Kanunu’nun 352. maddesı̇nı̇n üçüncü fıkrasına göre kı̇raya verenı̇n kı̇ra sözleşmesı̇nı̇ sona erdı̇rmesı̇, Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi, Aralık, 2019. [2] Söz konusu görüş gerekçe olarak madde gerekçesini ve yüz ölçümü büyük olan illerde büyükşehir belediyesi sınırlarını madde kapsamına dahil etmenin hakkaniyete uygun olmamasını göstermiştir.
Şirketler Hukuku
By Av. Mustafa Kemal Batur / 02 Eylül 2021

TTK Hükümleri Gereğince Şirket Müdürünün Hükmen Düşürülmesi ve Hükmen Yetkili Atanması

  Şirketlerde yönetim ve temsil yetkisinin devri son derece önemli bir kurum olarak karşımıza çıkmakla birlikte yönetim ve temsil yetkisinin devrinin şirketler için bir gereksinim olduğunu da söylemek isabetli olacaktır. Şirket müdürlerinin hükmen yetkili olarak atanması ve düşürülmesinin anonim şirketler ve limited şirketler için ayrı ayrı incelenmesi gerekir.  
  1. Anonim Şirketlerde:
  TTK m. 365 düzenlemesi ile anonim şirketlerin yönetim kurulu tarafından yönetileceği ve temsil olunacağı hüküm altına alınmıştır. Bununla birlikte, TTK m. 367’de yönetimin kısmen veya tamamen bir veya birkaç yönetim kurulu üyesine ya da 3. kişilere devrinin de söz konusu olabileceği düzenlenmiştir. Öncelikle yönetim ve temsil yetkisinin devrinin mümkün olduğunun esas sözleşmede öngörülmüş olması gerekmektedir, bu bir ön koşul niteliğindedir. Sonrasında bu devrin niteliğinin, kime karşı bilgi sunma yükümlülüklerinin ne olduğunun, kısmen mi tamamen mi devredileceğinin, kişilerin isim ve yerleriyle iç yönergede belirtilmesi önem arz etmektedir; kaldı ki TTK m. 367’de de iç yönerge vasıtasıyla devrin gerçekleşebileceği düzenlenmiştir. Ancak yönetim kurulunun devredilemez görev ve yetkilerinin bu devre konu olamayacağını vurgulamak gerekir. Aynı zamanda TTK m. 370/f.2 uyarınca yönetim kurulundan en az bir kişinin temsil yetkisini haiz olması şartı aranmıştır. Bir başka deyişle, yönetim kurulu temsil yetkisini devredilebilecektir ancak her halükârda yönetim kurulundan bir kişinin temsil yetkisine sahip olması şartı aranmıştır. Yönetim ve temsil yetkisini devralan üyeler/3. kişiler devir ile artık murahhas üye/müdür olarak adlandırılır. Devrin gerçekleşmediği durumlarda ise yönetim ve temsil yetkisi tüm yönetim kurulu üyelerinin olacaktır.   Ancak burada önemle belirtmek gerekir ki, anonim şirketlerde müdürler günlük işleri yönetmekle görevli olup tam anlamıyla yönetim yetkisini haiz değillerdir. Bu sebeple anonim şirket müdürlerinin hükmen düşürülmesi hususunda limited şirket için düzenlenen hükümlerin değil, ticari temsilci ve vekillere ilişkin hükümlerin TTK m. 368’in açık atfı ile kıyasen uygulanması gereklidir: bakınız TBK m. 547 vd. ve Yargıtay 11. HD. 2017/3136 E., 2019/338 K., 15.01.2019 Ta. Kararı.   Yargıtay 11. HD. 2017/3136 E., 2019/338 K., 15.01.2019 Ta. Kararı: …somut olayda şirket ortaklarının yöneticilerin azli veya yetkilerinin sınırlandırması amacıyla mahkemeye başvuru hakkı tanıyan bir hükmü bulunmamaktadır. Davacının yasal dayanaktan yoksun talebine karşın, mahkemece, davanın tümden reddine karar vermek gerekirken, yönetim kurulunun yetkilerini sınırlandırır biçimde atanan kayyım ile yönetim kurulunun, aynı anda görev yapmalarını sağlayacak temelde hüküm kurulması yerinde olmamış, hükmün davalılar ... ve ... lehine bozulması gerekmiştir…    
  1. Limited Şirketlerde:
  TTK m. 629 uyarınca müdürlerin temsil yetkilerinin kapsamları, sınırları, müdürlerin atanması, belirlenmesi, sicile tescil ve ilanı vb. anonim şirkete dair hükümlerin kıyasen limited şirketlere uygulanacağı düzenlenmiştir. Dolayısıyla yukarıda anonim şirketlerde şirket müdürünün hükmen atanmasına yönelik yapılan açıklamalar limited şirketler için de geçerlidir. Lakin, limited şirketlerde müdürler TTK m. 625 uyarınca kanun ve şirket sözleşmesinin genel kurula görev ve yetki vermediği bütün konularda görevli ve yetkilidir. Anonim şirketlerden farklı olarak limited şirketlerdeki müdürlerin yönetim ve yetkilerinin çok daha kapsamlı olduğunu söylemek bu hüküm de göz önüne alındığında isabetli olacaktır.  
  • TTK hükümleri gereğince limited şirketlerde müdürünün hükmen düşürülmesi:
  Limited Şirketleri’ne ilişkin hükümlerin düzenlendiği TTK m. 630’da haklı sebeplerin varlığı halinde şirket müdürlerinin azli ve temsil yetkilerinin sınırlandırılması düzenlenmiştir: MADDE 630- (1) Genel kurul, müdürü veya müdürleri görevden alabilir, yönetim hakkını ve temsil yetkisini sınırlayabilir. (2) Her ortak, haklı sebeplerin varlığında, yöneticilerin yönetim hakkının ve temsil yetkilerinin kaldırılmasını veya sınırlandırılmasını mahkemeden isteyebilir. (3) Yöneticinin, özen ve bağlılık yükümü ile diğer kanunlardan ve şirket sözleşmesinden doğan yükümlülüklerini ağır bir şekilde ihlal etmesi veya şirketin iyi yönetimi için gerekli yeteneği kaybetmesi haklı sebep olarak kabul olunur. (4) Görevden alınan yöneticinin tazminat hakları saklıdır.   Fıkra 3’de haklı sebeplerin ne olduğu açıklanmıştır. Buna göre, yöneticinin özenli davranma ve sadakat yükümlülüğü söz konusudur. Yönetici bu yükümlülüklerini ağır şekilde ihlal ederse ya da şirketin iyi yönetimi için gerekli olan yeteneğini kaybederse artık bu bir haklı sebep teşkil edecektir ve genel kurul söz konusu haklı sebebe dayanarak şirket müdürü ya da müdürlerini görevden alabilecektir. Aynı zamanda, yöneticilerin yönetim haklarının sınırlandırılmasını ve temsil yetkilerinin ortadan kaldırılmasını şirket ortakları da mahkemeden talep edebilecektir (bknz. TTK m. 630/f. 2).     Fatma Aslıhan BEJI    
Şirketler Hukuku
By Av. Mustafa Kemal Batur / 02 Eylül 2021

Türk Ticaret Kanunu Hükümleri Çerçevesinde Limited ve Anonim Şirketlerde Ortaklıktan Çıkarma

  Uygulamada sıklıkla karşılaşılan limited ve anonim şirketlerde ortaklıktan çıkarma ve çıkarılma detaylıca ele alınması gereken bir konudur. Türk Ticaret Kanunu’nun ilgili maddelerinde şirketlerden ortakların çıkarılmasının hangi durumlarda söz konusu olacağı düzenlenmiştir.   Limited Şirketlerde:   Limited şirketlerde ortaklıktan çıkarılma iki durumda gündeme gelebilir (TTK m. 640):
  • Haklı sebebin varlığı dolayısıyla mahkeme kararıyla çıkarılma
  • Ortaklık kararı (esas sözleşmede öngörülen sebeplerden birinin gerçekleşmesi)
 
  1. Haklı sebepler kanunda sınırlı sayıda sayılmamakla birlikte, somut olayın koşullarına göre de değişiklik gösterebilir. Doktrin ve yargı kararları uyarınca örnek olarak şu fiiller gösterilebilir:[1]
  • Şirket ortaklarının sadakat yükümlülüğünü ihlal etmesi,
  • Şirket ortaklarının rekabet yasağını ihlal niteliğinde davranışlarda bulunması,
  • Şirket ortağının mesleki bilgilerden yoksun olduğunun öğrenilmesi, aranan niteliklere sahip olmadığının anlaşılması,
  • Şirket ortağının şirketin diğer ortaklarını, müşterilerini ya da çalışanlarını olumsuz etkilemesi, karşılıklı güvenin ortadan kalkması,
  • Ortağın şirketin malvarlığını kendi çıkarları lehine kullanması…
  TTK m. 640:
  • Şirketin istemi üzerine ortağın mahkeme kararıyla haklı sebebe dayanılarak şirketten çıkarılması hâli saklıdır.
  Esas sözleşmede öngörülen sebeplerden birinin gerçekleşmesi neticesinde ortaklık kararı alınarak da şirket ortağının çıkarılması mümkündür. Ancak sözleşmede öngörülen sebebin genel ahlaka, kanunun emredici hükümlerine ve kişilik haklarına aykırı olmaması önem arz eder. Aksi şekilde düzenlenmiş sebepler geçersiz olacaktır.   TTK m. 640: (1) Şirket sözleşmesinde, bir ortağın genel kurul kararı ile şirketten çıkarılabileceği sebepler öngörülebilir.   Yargıtay 11. HD. 2019/2320 E., 2020/295 K., 13.01.2020 sayılı kararı:   …6102 sayılı TTK'nın 640. maddesinin 1. fıkrası şirket sözleşmesinde, bir ortağın genel kurul kararı ile şirketten çıkarılabileceği sebeplerin öngörülebileceğini düzenlemiş olup, maddenin 3. fıkrasında şirketin istemi üzerine ortağın mahkeme kararı ile haklı sebebe dayanılarak şirketten çıkarılması hali saklı tutulmuştur. Maddenin birinci fıkrası uyarınca, şirket sözleşmesinde bir ortağın ortaklıktan çıkarılması için sebepler öngörülmüş ise, şirket genel kurul kararı ilgili ortak ortaklıktan çıkarılabilir. TTK'nın 640 /1. maddesi uyarınca, şirket sözleşmesinde bir ortağın ortaklıktan çıkarılması için sebepler öngörülmemiş ve ortağın şirketten çıkarılmasına mesnet durum, vakıa esas sözleşemede öngörülen hallerden birinin kapsamına girmiyor ise, ilgili ortağın ortaklıktan çıkarılması mahkeme kararı ile mümkündür. TTK'nın 640/3. maddesine uyarınca, şirketin istemi üzerine bir ortağın haklı sebeple ortaklıktan çıkarılmasına karar verilebilmesi için öncelikle şirket genel kurulunun bu yönde bir karar alması gerekir…   Anonim Şirketlerde:   Türk Ticaret Kanunu’nda anonim şirketlerde ortaklıktan çıkarılmaya ilişkin kanunda farklı hükümler öngörülmüştür, bunlardan bazıları şu şekildedir:
  • TTK m. 136 vd. düzenlenen birleşme hükümleri uyarınca birleşen şirketlerin ortaklara ayrılma akçesi (TTK m. 141) öngörmesi.
  • TTK m. 208’de düzenlenen hâkim şirketin azlığın paylarını satın alması.
  • TTK m. 531’de düzenlenen azınlık pay hakkı sahibinin haklı sebeple şirketin feshini talep etmesi.
 
  1. Ayrılma akçesi: TTK m. 141 uyarınca birleşmeye katılan şirketlerin ortaklara iki seçenek tanıyabileceği öngörülmüştür: Devralan şirkette pay ve ortaklık haklarının iktisabı veya iktisap olunacak şirket paylarının gerçek değerine denk gelen bir ayrılma akçesi.
  Ancak burada önemli olan, 2. fıkrada düzenlenen hükümdür: ‘Şirketler, birleşme sözleşmesinde yalnızca ayrılma akçesi verilmesini öngörebilir.’ Bu hükümden hareketle, birleşen şirketlerin ortakların ortaklık sıfatını son verebileceğini söylemek isabetli olacaktır. Lakin, birleşme sözleşmesinde bu şekilde bir hükmün öngörülebilmesi, devreden şirketin bu sözleşmeyi %90 olumlu oy ile onaylanmasına bağlıdır.  
  1. Hâkim şirketin azlığın paylarını satın alması: TTK m. 208 uyarınca şirketin paylarının ve oy haklarının en az %90’ına sahip hâkim şirket, azlık pay sahipleri eğer şirketin çalışmasına engel oluyorsa, dürüstlük kurallarına aykırı davranışlarda bulunarak sorun yaratıyorsa azlığın paylarını satın alabilir. Bu hükümden anlaşılacağı üzere hâkim şirketin azlık pay sahiplerinin paylarını belli şartlar altında satın alarak azlığın ortak sıfatını sona erdirebilmesi mümkündür.
 
  1. Azınlık pay hakkı sahibinin haklı sebeple şirketin feshini talep etmesi: TTK m. 531’de yer alan düzenleme şu şekildedir: Haklı sebeplerin varlığında, sermayenin en az onda birini ve halka açık şirketlerde yirmide birini temsil eden payların sahipleri, şirketin merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesinden şirketin feshine karar verilmesini isteyebilirler. Mahkeme, fesih yerine, davacı pay sahiplerine, paylarının karar tarihine en yakın tarihteki gerçek değerlerinin ödenip davacı pay sahiplerinin şirketten çıkarılmalarına veya duruma uygun düşen ve kabul edilebilir diğer bir çözüme karar verebilir.’ Bahse konu hükümde, azınlık pay sahibi ortakların haklı sebeple şirketin feshini talep etmesi durumunda mahkemenin davacı azınlık pay sahiplerinin şirketten çıkarmaya yönelik bir karar verebileceği öngörülmüştür.
    Sonuç olarak, anonim şirketlerde ortaklıktan çıkarılmaya ilişkin özel bir düzenleme yapılmamıştır; genel hükümlerde çıkarılmaya yönelik birtakım haller bulunmaktadır. Bir başka deyişle, anonim şirket ortaklarının ve yönetim kurulunun yükümlülüklerine aykırı harekette bulunması halinde sınırlı düzenleme yapılmış olup genel anlamda bir çıkarılma hükmü öngörülmemiştir.   Fatma Aslıhan BEJİ           [1] ÇAKIR ÇELEBİ, F. Betül, Lı̇mı̇ted Şirkette Çıkma Ve Çıkarma, Yıldırım Beyazıt Ünı̇versı̇tesı̇ Sosyal Bı̇lı̇mler Enstı̇tüsü, Özel Hukuk Anabı̇lı̇mdalı yüksek lı̇sans tezi, Eylül, 2015. http://acikerisim.ybu.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/123456789/1532/414461.pdf?sequence=1&isAllowed=y.    
İmar ve Gayrimenkul Hukuku
By Av. Mustafa Kemal Batur / 31 Ağustos 2021

2b Orman Arazilerinin Satışı

  Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 168, 169 ve 170. maddesi uyarınca orman arazileri, devletin hüküm ve tasarrufu altında olup kanunda düzenlenen istisnai haller dışında üçüncü kişiler nezdinde satışı yasaklanmıştır. Bu bağlamda, 6831 sayılı Orman Kanunu m. 2/B uyarınca, ‘‘31/12/1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş yerlerden; tarla, bağ, bahçe, meyvelik, zeytinlik, fındıklık, fıstıklık (antep fıstığı, çam fıstığı) gibi çeşitli tarım alanları veya otlak, kışlak, yaylak gibi hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler ile şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerleşim alanları.. orman sınırları dışına çıkartılır’’. Buna göre, 2B kapsamındaki orman arazileri, artık orman vasfını tam olarak kaybettikleri ve ıslah edilemedikleri için orman sınırları dışına çıkarılmıştır.   Orman Kanunu’ndaki düzenlemelere paralel olarak 6292 sayılı Orman Köylülerinin Kalkınmalarının Desteklenmesi Ve Hazine Adına Orman Sınırları Dışına Çıkarılan Yerlerin Değerlendirilmesi İle Hazineye Ait Tarım Arazilerinin Satışı Hakkında Kanun ile söz konusu arazinin kullanıcısı/hak sahibi olarak gösterilen kişiler idareye başvuruda bulunarak arazinin satışını talep etme imkânı tanınmıştır. Aynı düzenlemede, metrekareye göre rayiç bedelin %50 veya %70’i üzerinden hesaplanacağı da öngörülmüştür. Aynı şekilde idareye başvuru süreleri de hüküm altına alınmıştır. İlgili madde şu şekildedir:   6292 sayılı kanun, madde 6 (3) Hak sahiplerinden birinci fıkra kapsamında olanlar bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı ay içinde, ikinci fıkra kapsamında olanlar ise, güncelleme listelerinin tescil edildiği veya kadastro tutanaklarının kesinleştiği tarihten itibaren sekiz ay içinde idareye başvurarak, bu taşınmazların bedeli karşılığında kendilerine doğrudan satılmasını isteyebilirler. (4) (Değişik: 30/1/2013-6412/1) Hak sahiplerine doğrudan satılacak olan taşınmazların satış bedeli; dört yüz metrekareye kadar olan kısmı için rayiç bedelin yüzde ellisi, fazlası için rayiç bedelin yüzde yetmişi üzerinden hesaplanır. Birden fazla taşınmazda hak sahibi olunması hâlinde yüzde elli satış bedeli hesaplaması, hak sahibinin tercih edeceği sadece bir taşınmaz için uygulanır. Bir taşınmazdaki hak sahipliğinin devredilmesi hâlinde yüzde elli satış bedeli hesaplaması, taşınmazın sadece dört yüz metre karesi için ve hak sahiplerinin hisselerine oranlanarak uygulanır. (Ek cümle: 6/3/2013-6444/1) Ancak, tamamen ve münhasıran bilfiil tarımsal amaçlı olarak kullanılan ve üzerinde tarımsal amaçlı yapılar (mandıra, sera, ağıl, kümes vb.) ile sürekli ikamet amacıyla kullanılan konut hariç yapı bulunmayan yerler için satış bedeli, rayiç bedelin yüzde ellisi üzerinden hesaplanır, bu şekilde satılan taşınmazların sonradan farklı amaçla kullanılması hâlinde, taşınmazın satış tarihi itibarıyla rayiç bedelinin yüzde yetmişi üzerinden hesaplanacak bedel esas alınarak aradaki fark kanuni faiziyle birlikte ecrimisilin tarh, tahakkuk ve tahsiline ilişkin hükümler uyarınca kayıt malikinden tahsil edilir.   Örnek Yargı Kararı: Yargıtay 8. HD. 2017/15735 E., 2020/583 K. 23.01.2020 Ta. Kararı   …Davacı üçüncü kişi vekili, alacaklının borçlu aleyhine yaptığı takipte borçluya ait olmayan, borçludan köy senedi ile satın alınan ve zilyetliği müvekkillerine ait olan 2B arazisi niteliğindeki taşınmaz üzerinde istihkak iddialarının İcra Müdürlüğü tarafından reddedildiğini, Defterdarlık Muhasebe Müdürlüğüne 12/01/2016 tarihinde taşınmaza haciz konulması için yazılan haciz yazısına ilişkin işlemin iptaline karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece talep şikayet olarak değerlendirilerek davalı alacaklıya tebliğ yapılmaksızın dosya üzerinden yapılan incelemede; haciz tarihinde taşınmaz maliki şikayetçi üçüncü kişi olup, bu taşınmaz üzerinde ileride borçlu lehine doğacak bir hakkın haczinin mümkün olmadığı, borçlu adına tapuda kayıtlı olmayan, 2B arazisi durumunda olan taşınmaz üzerine haciz konulamayacağı gerekçesiyle şikayetin kabulüne, Müdürlüğün 12/01/2016 tarihli işleminin iptaline karar verilmiş, hüküm davalı alacaklı tarafından temyiz edilmiştir. Talep, İcra Müdürlüğü işleminin iptaline ilişkin şikâyet başvurusudur. Bilindiği üzere; orman niteliğini yitirmiş olması nedeniyle Hazine adına orman kapsamı dışına çıkartılan ve özel mülkiyete elverişli hale gelen 6831 Sayılı Yasa'nın 2. maddesinin B bendinde düzenlenen araziler kısaca 2/B olarak adlandırılmaktadır. 19.4.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6292 sayılı Yasa gereği, yapılan “kullanım kadastrosu” ya da güncelleme çalışmaları sonucu, 31.12.2011 tarihinden öncesinden beri kullanıcı ya da muhdesat sahibi gösterilmiş olmaları nedeniyle hak sahibi olanlar süresi içerisinde ilgili idareye başvurup, taşınmazın rayiç bedeli karşılığı kendilerine doğrudan satışı talep etmeleri üzerine; satış işleminin gerçekleştirilmesi gerekir. Dosya içerisinde bulunan Hazine adına kayıtlı Antalya ili, Döşemealtı ilçesi, Yukarı Karaman Mahallesi Köyiçi Mevkii 1788 Parsel sayılı taşınmazın tapu kaydının incelenmesinde; 03.10.1997 yılında toplulaştırma işlemi ile Hazine adına kaydedildiği, muhdesat bilgileri kısmına taşınmazın 1988 yılından itibaren borçlu Nadir Bahşi'nin kullanımında olduğunun belirtildiği, beyanlar hanesine 6831 Sayılı Yasa'nın 2/B maddesi uyarınca taşınmazın orman sınırı dışına çıkartıldığının işlendiği anlaşılmıştır…   Fatma Aslıhan BEJI İletişim için tıklayınız
Ceza Hukuku
By Av. Mustafa Kemal Batur / 31 Ağustos 2021

Sanal Bahis Kumar Siteleri ve Bu sitelere ilişkin hukuki düzenlemeler

  Yapılan bir araştırmaya göre tüm dünyadaki toplam oynanan online kumarın %2,5’ini Türkler oynamaktadır.[1] Bu ciddi oran da göz önüne alındığında kanun koyucu, bahis ve şans oyunlarından kişileri caydırmak amacıyla birtakım tedbirler almıştır. Fakat kanunun öngördüğü yaptırımların açıklanmasından önce “sanal bahis”in tanımının yapılması faydalı olacaktır: sanal bahis, sanal platformlarda 3. kişilerin birtakım spor kulüpleri ve futbolcular üzerinde müsabakaların sonucu önceden belli olmadığı için tahmine dayalı olarak para yatırdığı ve ortaya çıkan neticeye göre bu kişilere para kazanma imkanının sağlandığı bir sistemdir. Buna göre, yürürlükteki 7258 sayılı Futbol Ve Dı̇ğer Spor Müsabakalarında Bahı̇s ve Şans Oyunları Düzenlenmesı̇ Hakkında Kanun uyarınca bahis ve şans oyunlarına ilişkin kanunun verdiği yetkiye dayalı olmaksızın birtakım fiillerde (oynatma, teşvik etme, oynama vb.) bulunan kişilerin cezalandırılacağı öngörülmüştür. Aynı zamanda Türk Ceza Kanunu madde 228’de kumar oynanması için yer ve imkân sağlama fiili de suç olarak düzenlenmiştir; Kabahatler Kanunu m. 34’te de kumar oynayanlar için idari para cezası öngörülmüştür. TCK m. 228: Kumar oynanması için yer ve imkân sağlayan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve iki yüz günden aşağı olmamak üzere adlî para cezası ile cezalandırılır. Kabahatler Kanunu m. 34: Kumar oynayan kişiye, bin Türk Lirası idarî para cezası verilir. Ayrıca, kumardan elde edilen gelire elkonularak mülkiyetin kamuya geçirilmesine karar verilir. Vurgulanması gereken bir başka husus ise yukarıda izah edilen kanunlarda yer alan suçların kapsamı mekân açısından sınırlandırılmamıştır. Bu nedenle online, websitesi vb. her türlü platform ve yer fark etmeksizin kumar oynatan, oynayan kişiler her halükârda belirtilen yaptırımlara tabi tutulacaktır. 7258 sayılı kanunun düzenlemesi (madde 5) ise şu şekildedir: Kanunun verdiği yetkiye dayalı olmaksızın;
  1. a) Spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli ve müşterek bahis veya şans oyunlarını oynatanlar ya da oynanmasına yer veya imkân sağlayanlar üç yıldan beş yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır.
  2. b) Yurt dışında oynatılan spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunlarının internet yoluyla ve sair suretle erişim sağlayarak Türkiye’den oynanmasına imkân sağlayan kişiler, dört yıldan altı yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.
  3. c) Spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunlarıyla bağlantılı olarak para nakline aracılık eden kişiler, üç yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır.
ç) Kişileri reklam vermek ve sair surette spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunlarını oynamaya teşvik edenler, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve üç bin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır.
  1. d) Spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis veya şans oyunlarını oynayanlar mahallin en büyük mülki idare amiri tarafından beş bin liradan yirmi bin liraya kadar idari para cezası ile cezalandırılır.
Bu madde kapsamına giren suçlarla bağlantılı olarak, spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis veya şans oyunlarının oynanmasına tahsis edilen veya oynanmasında kullanılan ya da suçun konusunu oluşturan eşya ile bu oyunların oynanması için ortaya konulan veya oynanması suretiyle elde edilen her türlü mal varlığı değeri, 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun eşya ve kazanç müsaderesine ilişkin hükümlerine göre müsadere edilir.   Belirtmek gerekir ki 7258 sayılı kanunun 5. maddesinin a bendi TCK m. 228’den farklı olarak spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli ve müşterek bahis veya şans oyunlarını oynatanlar ya da oynanmasına yer veya imkân sağlayanlar olarak düzenlemiştir. TCK m. 228’in kapsamına mekân açısından sınırlama olmadan her türlü platform dahil edilmiş olsa da spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli ve müşterek bahis veya şans oyunlarını oynatanlar ya da oynanmasına yer veya imkân sağlayanlar için 7258 sayılı kanunun 5. maddesi uygulanacaktır. 7258 sayılı kanun özel hüküm niteliğindedir.   Örnek Yargı Kararları: Yargıtay’ın elde edilen deliller açısından değerlendirmelerine konu olan bazı yargı kararlarına aşağıda yer verilmiştir.   Görüldüğü üzere Yargıtay bir kararında sanal bahis sitelerine erişim yapıldığının tespit edilmesini yeterli görmemekte, suçun işlendiğini gösteren başkaca bulguları aramaktadır.
  • Yargıtay 19. Ceza Dairesi 2020/3584 E., 2021/5519 K., 24.05.2021 tarihli kararı:
…Her ne kadar, sanığın atılı suçtan mahkumiyetine karar verilmiş ise de dosyanın tetkikinde, sanığın işyerinde yapılan aramada herhangi bir bulgu elde edilememekle birlikte ihbarlarda belirtilen 19 numaralı bilgisayara ait sabit diskin muhafaza altına alındığı, yaptırılan inceleme neticesinde 7258 sayılı  Kanuna aykırı bahis sitelerine erişim yapıldığı tespit edilmiş ise de bu verilerin sanığın atılı suçu işlediğini ortaya koyacak nitelik ve nicelikte bulunmadığı anlaşılmakla, atılı suçu işlediğine dair mahkumiyetine yeter delil elde edilemeyen sanığın beraati yerine yazılı şekilde karar verilmesi…kanuna aykırı olup..  
  • Yargıtay 19. Ceza Dairesi 2020/4518 E., 2021/5531 K., 24.05.2021 tarihli kararı:
…Her ne kadar, sanığın atılı suçtan mahkumiyetine karar verilmiş ise de dosyanın tetkikinde, kolluk kuvvetlerinin arama amacıyla sanığın işyerine geldiğinde açık olduğu gözlenen internet sayfasının yasal bahis sitelerinden olduğu, her ne kadar işyerinde bulunan bilgisayar sabit diski üzerinde yaptırılan incelemede 7258 sayılı Kanuna aykırı bahis sitelerine erişim sağlandığı ve kupon düzenlendiğine dair bulgular tespit edilmiş ise de raporda bu erişimlerin yoğunluğuna dair bir veri bulunmadığı, gerek sanık ...’ın gerekse beraatine karar verilen diğer sanık ...’ın beyanlarında Yunus’un kendisi için bahis notu çıkardığının savunulduğu anlaşılmakla, öncelikle sanığın işyerinde ele geçirilerek muhafaza altına alınan bilgisayar sabit diski üzerinde konusunda uzman bir bilirkişiye inceleme yaptırılarak, erişim yoğunluğu ve ulaşılan bilgilerin mahiyetleri de dikkate alınmak suretiyle, 7258 sayılı Kanun’a aykırı olarak bahis oynanmasına imkan sağlayıp sağlamadığının, tereddüte mahal bırakmayacak şekilde belirlenmesinden sonra sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken, eksik araştırma ve kovuşturma ile yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi… bozmayı gerektirmiş olup…  
  • Yargıtay 19. Ceza Dairesi 2020/3908 E., 2021/5522 K., 24.05.2021 tarihli kararı:
…24/01/2015 tarihli tutanağa göre kolluk görevlilerinin sanıkların bulunduğu işyerine intikal ettiği sırada... isimli şahsın bahis oynamak üzere işyerine geldiği, şahsın bu işyerinde sanıklar aracılığı ile daha önce de bahis oynadığını belirttiği, yapılan aramada, masa üzerinde 5 adet bahis notu ile sanık ... üzerinde 10 adet üzerinde “bayi” ibaresi bulunan kupon elde edildiği, ayrıca aramada ele geçirilen bilgisayarlar üzerinde yaptırılan inceleme sonucunda düzenlenen rapora göre, bilgisayarlarda, başkalarının isimleri yazılı çok sayıda kayıt içeren 4 ayrı kupon listesinin tespit edildiği, bu bulgular bir arada değerlendirildiğinde sanıkların üzerlerine atılı suçun unsurlarının oluştuğu anlaşılmakla, sanıkların atılı suçtan mahkumiyetleri yerine, yazılı şekilde beraatlerine karar verilmesi…kanuna aykırı olup…     Detaylı bilgi ve iletişim için tıklayınız   [1] Yeşilay Dergisi, Küçümsenen Büyük Tehlike Kumar & Şans Oyunları, Ağustos 2014, sayı 967, s. 44.
İmar ve Gayrimenkul Hukuku
By Av. Mustafa Kemal Batur / 31 Ağustos 2021

Milli Emlak ve Hazine Adına Kayıtlı Gayrimenkullerde Zilyetlik

  Ülkemizde hazineye ait taşınmazların ekonomiye kazandırılması amacıyla T.C. Maliye Bakanlığı’nın yetki ve kontrolünde olmak üzere kanunda hazine adına kayıtlı gayrimenkuller için satış imkânı öngörülmüştür. Satışa ilişkin detaylı açıklamalar Milli Emlak Genel Tebliğ / Sıra No: 313’de yer almakla birlikte şu şekildedir:   …c) 4071 sayılı Kanundan Yararlanacak Kişiler 1) Kadastro Gören Yerlerde Kanundan Yararlanacak Kişiler (1) Kadastro gören yerlerde, kadastro veya tapulama tutanaklarına göre adlarına tespit veya tescil edilen, ancak 431 sayılı Kanuna dayanarak, Hazinenin yaptığı itiraz nedeniyle kadastro veya tapulama komisyonu kararları yahut mahkeme ilamları sonucu Hazine adına tescil edilen taşınmazların tutanaklarında gösterilen tespit veya tescil malîki veya bunların akdî veya kanunî halefleri 4071 sayılı Kanundan yararlanacaktır.  (2) Ayrıca, zilyedi belirtilerek 431 sayılı Kanun uyarınca doğrudan Hazine adına tespit ve tescil edilen taşınmazların tutanakta belirtilen zilyetleri veya bunların akdî veya kanunî halefleri de bu Kanundan faydalanacaklardır. (3) Malikin, zilyedin, kanunî veya akdi halefin birden fazla olması durumunda, Kanundan yararlanmak için başvuru zorunluluğu getirildiğinden, başvuranın kendisi dışında diğerleri adına da hareket etmesi halinde, temsil yetkisi olup olmadığı hususu noter onaylı vekâletnameye bakılarak kontrol edilecektir. Temsil etmiyor ise, sadece başvuran kişinin hissesine ilişkin işlemler yapılacaktır. Başvurmayanların hisseleri Hazine mülkiyetinde bırakılacaktır. (4) Mirasçı birden fazla ise yukarıda açıklandığı şekilde ve veraset belgesindeki miras hisseleri oranında işlem yapılacak, başvurmayan veya vekâleten temsil edilmeyen mirasçı hakkında işlem yapılmayacaktır. Terekeye mümessil atandığı durumlar saklı kalacaktır. (5) İdare, başvuranların malik, zilyed, akdi veya kanunî halef olup olmadıklarını araştıracaktır. 2) Kadastro Görecek Yerlerde Kanundan Yararlanacak Kişiler (1) 4071 sayılı Kanun yürürlüğe girdikten sonra, yapılacak kadastro çalışmaları sırasında 431 sayılı Kanuna göre Hazineye intikal etmesi gereken bir taşınmaz ortaya çıktığı takdirde, bu taşınmazın zilyedlerinden 3402 sayılı Kanunun 14 üncü maddesinde belirtilen zilyedlik şartlarını taşıyanların isimleri kadastro tutanağında belirtilerek taşınmaz öncelikle Hazine adına tespit ve tescil edilecektir.  (2) Ancak, kadastro tutanağında isimleri belirtilmiş olan zilyedler, tutanakların kesinleşmesinden itibaren bir yıl içinde başvurdukları takdirde, bu Kanundan yararlanacaklardır. (3) Tutanakta ismi geçen zilyed, tutanağın kesinleşmesinden önce veya sonra ölmesi veya taşınmazı satması durumunda başvuru hakkı mirasçılara ya da akdi halefe geçecektir. Maddede öngörülen süre içinde mirasçılar veya akdi halefler yukarıda açıklandığı şekilde başvurabileceklerdir…   Görüldüğü üzere bu noktada zilyetliğin tespitinden idare sorumlu olmaktadır; zilyedin belirlenmesi, zilyetlik şartlarının taşınıp taşınmadığının kontrolü idare tarafından gerçekleştirilecektir.   Tebliğin devamında ise ecrimisile ilişkin birtakım açıklamalar ile düzenlemeler yer almaktadır:   …g) Ecrimisil 1) Peşin Ödemelerde (1) Kanunun 10 uncu maddesinde, "Bu Kanundan yararlanmak amacıyla başvuruda bulunanlardan, taşınmazın bedelini ödemeleri şartıyla, ayrıca ecrimisil alınmaz; alınmış ecrimisiller iade edilmez ve henüz tahsilatı gerçekleşmemiş olanlar tahsil edilmez." hükmü yer almaktadır.  (2) Maddede geçen "...taşınmazın bedelini ödemeleri şartıyla..." ifadesi, taşınmazın bedelinin tamamının peşin ödenmesi durumunu anlatmaktadır. Bedelin tamamı peşin ödendiği takdirde, anılan madde uyarınca ecrimisil alınmayacak, alınmış olanlar iade edilmeyecektir. 2) Taksitle Ödemelerde (1) Taksit tutarları ve faizleri ödeninceye kadar, taşınmazların mülkiyeti Hazine üzerinde kalacağından, bu Kanundan yararlanacak olanlar ile satış tarihinde taşınmazı kullananların farklı kişiler olması durumunda; Kanunun amacı da göz önünde tutularak, konunun her iki hal için ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekmektedir. 2.1 - Kanundan Yararlanmayacak Olanların Taşınmazı Kullanmaları Durumu (1) Taşınmazı, satış tarihinde Kanundan yararlanacak olanlardan başkaları kullanıyorsa, tapuda tescil yapılıncaya kadar ecrimisil alınacaktır. 2.2 - Kanundan Yararlanacak Olanların Taşınmazı Kullanıyor Olmaları Durumu (1) Kanundan yararlanacak olanlar satış tarihinde (peşinatın ödendiği tarih) taşınmazı kullanıyor ise, satış şartlarının düzenlenmesine ilişkin taahhüt senedinin alındığı tarihe kadar ecrimisil alınacaktır. (2) Taahhüt senedinin düzenlenmesinden tapuya tescil tarihine kadar geçecek süre için Kanundan kaynaklanan kullanma nedeniyle fuzulî işgalden söz edilemeyeceğinden ecrimisil isteminin dayanağı kalmayacaktır…     Söz konusu düzenlemelere göre kişiler taşınmazın bedelini ödemeleri koşuluyla ecrimisilden muaf tutulacaklardır. Ancak bu noktada birtakım sınırlamalar öngörülmüştür. Bu hususlara ilişkin olarak tebliğde taşınmazın bedelinin ödenmesi ifadesinden ‘‘peşin ödenme’’nin anlaşılması gerektiği, satış tarihinde ilgili taşınmazdan yararlanılması durumunda ise belli zaman dilimlerine kadar ecrimisil alınacağı gibi koşullar belirtilmiş bulunmaktadır.     Fatma Aslıhan BEJI www.batur.av.tr/iletisim  
İmar ve Gayrimenkul Hukuku
By Av. Mustafa Kemal Batur / 18 Ağustos 2021

Kamulaştırma ve Kamulaştırmasız El Atma

 
  • Kamulaştırma, en temel olarak Anayasamızın 46. maddesinde düzenlenmiştir: ‘‘Devlet ve kamu tüzel kişileri; kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamını veya bir kısmını, kanunla gösterilen esas ve usullere göre, kamulaştırmaya ve bunlar üzerinde idarî irtifaklar kurmaya yetkilidir.’’ Maddeden de anlaşılacağı üzere kamulaştırma, idari bir işlem olmakla birlikte kamu yararının gerektirdiği hallerde kişilerin rızası aranmaksızın gerçek karşılığının ödenmesi koşuluyla taşınmaz mal üzerinde yapılan bir işlemdir. Bu düzenlemenin yanı sıra 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nda da bu idari işleme dair düzenlemeler öngörülmüştür.
Kamulaştırma sürecinin aşamalarını kısaca şu şekilde saymak mümkündür:
  1. İşlem için gerekli bütçenin ayrılması.
  2. Yetkili merciler tarafından kamu yararı kararının alınması ve onaylanması. (Bakanlıklar tarafından verilen kamu yararı kararlarının ayrıca onaylanması aranmamaktadır.)
  3. Kamulaştırma işlemine tabi tutulacak taşınmazın belirlenmesi.
  4. Kamulaştırma kararının alınması ile söz konusu taşınmazın tapu siciline şerh düşülmesi.
  5. Satın alma/ mal değişim (trampa) prosedürü: Taşınmaz malın tahmini bedelinin belirlenmesi için ‘kıymet takdir komisyonları’ kurulmaktadır. İdare tarafından işleme tabi tutulacak taşınmaz malikine resmi taahhütlü mektup vasıtasıyla bildirim gerçekleştirilir; malik tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içerisinde idareye başvurarak bedel üzerinde uzlaşabilir. Tarafların bedel üzerinde anlaşması halinde tutanak düzenlenir ve tutanak taraflarca imzalanır. Bu durumda gerekli tescil işlemi sağlanır; idare de kamulaştırma bedelini malike öder. Bu prosedürünün taraflar arasında mal değişimi (halk arasında takas olarak adlandırılmaktadır.) yapılarak da tamamlanması mümkündür.
Tarafların uzlaşamaması/taşınmaz malikinin görüşmeye müracaat etmemesi durumunda:
  1. İdare tarafından taşınmazın bulunduğu yere bağlı Asliye Hukuk Mahkemeleri’nde dava açılır ve kamulaştırma işleminin gerçekleştirilmesi talep edilir. Taşınmaz malikine meşruhatlı davetiye aracılığıyla duruşma günü bildirilir; duruşma günü başvuru tarihinden en geç 30 gün sonrası için belirlenir. Taşınmaz maliki, davetiyenin kendisine tebliğinden itibaren 30 gün içerisinde idari işlemin iptali için idari yargıda iptal davası açma hakkını haizdir.
Duruşma esnasında mahkeme, tarafları bir kez daha anlaşmaya davet eder. Tarafların uzlaşması halinde üzerine anlaşılan bedel kamulaştırma bedeli olarak esas alınır ve ilgili işlemler yapılır. Tarafların uzlaşamaması halinde ise bilirkişiye başvurulur ve taşınmaz bedelinin belirlenmesi talep edilir. Mahkeme, bilirkişi raporunu da değerlendirmeye alarak bedeli takdir eder. Bunun üzerine idare, takdir edilen bedeli taşınmaz malikinin banka hesabına yatırır; makbuzu mahkemeye tevdi etmesi ile mahkeme tapu dairesine bildirimde bulunarak tescile karar verir.
  • Kamulaştırmasız El Atma, hukuka uygun olarak (hukuki el atma) gerçekleştirilebileceği gibi hukuka aykırı bir fiil olarak (fiili el atma) da icra edilebilir. Hukuki el atma, yetkili kılınmış idarenin kamulaştırma usul ve esaslarına uymaksızın fiili bir müdahalede bulunmadan kişinin mülkiyet hakkının kısıtlanmasını ifade eder. Fiili el atma ise, yine yetkili idarenin kamulaştırma usul ve esaslarına uymaksızın fiili bir müdahalede bulunarak kişinin mülkiyet hakkının kısıtlamasından ibarettir.
Her iki kamulaştırmasız el atma işleminde de kamu yararı amacı bulunmakla birlikte fiili el atmada yapılan müdahale belli bir süreliğine yapılmaz, kalıcıdır. Örnek Karar: Yargıtay 5. HD. 2020/1393 E., 2021/6828 K., 04.05.2021 Ta.Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 16.05.1956 gün ve 1/6 sayılı kararı ile HGK'nun 15.12.2010 gün ve 2010/5-662/651 sayılı kararı da gözetildiğinde, uzun yıllar programa alınmayan imar planının hayata geçirilmemesi nedeniyle kamulaştırma ya da takas cihetine gitmeyen davalı idarece, pasif ve suskun kalınmak ve işlem tesis edilmemek suretiyle taşınmaza müdahale edildiği; bu haliyle İdarenin eyleminin, mülkiyet hakkının özüne dokunan ve onu ortadan kaldıran bir niteliğe sahip olduğu bu şekilde kamulaştırmasız el koyma olgusunun gerçekleştiğinin kabulü gerekir. Kamulaştırmasız el koyma olgusunun varlığının doğal sonucu, idarenin hukuka aykırı eylemiyle mülkiyet hakkı engellenen taşınmaz mal sahibi davacının, dava yoluyla kamulaştırmasız el koyma hükümleri doğrultusunda mülkiyetin bedele çevrilmesini, eş söyleyişle idareden değer karşılığının verilmesini isteyebileceği açıktır…   Fatma Aslıhan BEJI        
Genel Hukuk
By Av. Mustafa Kemal Batur / 18 Ağustos 2021

Marka, Patent ve Faydalı Model Kavramları

  Marka, patent ve faydalı model kavramları Sınai Mülkiyet Kanunu’nda (SMK) düzenlenmiş olup işbu kavramların tanımlanması önem arz etmektedir.   Marka: Marka kavramı, kanunda doğrudan tanımlanmamış olup nelerin marka olarak sayılabileceği belirtilmiştir:   SMK - Madde 4- (1) Marka, bir teşebbüsün mallarının veya hizmetlerinin diğer teşebbüslerin mallarından veya hizmetlerinden ayırt edilmesini sağlaması ve marka sahibine sağlanan korumanın konusunun açık ve kesin olarak anlaşılmasını sağlayabilecek şekilde sicilde gösterilebilir olması şartıyla kişi adları dâhil sözcükler, şekiller, renkler, harfler, sayılar, sesler ve malların veya ambalajlarının biçimi olmak üzere her tür işaretten oluşabilir.    Patent: Patentin de kanunda doğrudan tanımı yapılmamış olmakla birlikte, doktrinde[1] Prof. Dr. Cahit Suluk tarafından şu şekilde bir açıklama yapılmıştır: ‘‘Patentin konusunu buluş oluşturur; buluş, teknik bir problemi çözen ve yenilik özelliği taşıyan insan fikri şeklinde tanımlanabilir.’’   Faydalı model: Faydalı modeller, yine buluşların hukuken korunmasına sağlamakla birlikte patentten farklı olarak küçük çaptaki buluşları korumaktadır. Burada, söz konusu küçük buluşlar da patentin sağladığı korumadan faydalanmaktadır ancak burada buluş basamağı şartı aranmamaktadır.[2] Faydalı model ile patent hukukunun iç içe olduğunu söylemek isabetli olacaktır.      
  • Yukarıda tanımlanan kavramların ortak noktalarından biri ise, SMK m.2/b. ı’da Sınai Mülkiyet Hakkı tanımı içerisinde yer almalarıdır:
  Madde 2- (1) Bu Kanunun uygulanmasında; ı) Sınai mülkiyet hakkı: Markayı, coğrafi işareti, tasarımı, patent ve faydalı modeli, ifade eder…   Fatma Aslıhan BEJI     [1] Suluk, Cahit; Karasu, Rauf; Nal, Temel, Fikri Mülkiyet Hukuku, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2020, s. 231. [2] Suluk, Cahit; Karasu, Rauf; Nal, Temel, s. 304.
Şirketler Hukuku
By Av. Mustafa Kemal Batur / 18 Ağustos 2021

Sigorta Acentelik Sözleşmesi ve Portföy Tazminatı

Acentelik kurumunun tanımı TTK m. 102’de yapılmış olup bu madde uyarınca acentelikler: Ticari mümessil, ticari vekil, satış memuru veya işletmenin çalışanı gibi işletmeye bağlı bir hukuki konuma sahip olmaksızın, bir sözleşmeye dayanarak, belirli bir yer veya bölge içinde sürekli olarak ticari bir işletmeyi ilgilendiren sözleşmelerde aracılık etmeyi veya bunları o tacir adına yapmayı meslek edinen kimseyi ifade eder. Acentelik kurumunun unsurları ise şu şekilde sayılabilir: bir tacire bağlı olarak faaliyet göstermeme, bir sözleşmeye bağlı olarak çalışma, devamlı olarak faaliyet halinde bulunma, faaliyetlerin belli bir yer/bölgede icra ediliyor olma, bu işi meslek olarak edinmiş olma, ticari işletmeye ilişkin sözleşmelere aracılık etme ya da ticari işletme adına akdetme.[1] Sigorta acenteleri ise, sigortacılık faaliyetini yerine getiren acenteleri ifade etmekle birlikte Sigortacılık Kanunu m.2’de tanımı yapılmıştır: …Ticarî mümessil, ticarî vekil, satış memuru veya müstahdem gibi tâbi bir sıfatı olmaksızın bir sözleşmeye dayanarak muayyen bir yer veya bölge içinde daimî bir surette sigorta şirketlerinin nam ve hesabına sigorta sözleşmelerine aracılık etmeyi veya bunları sigorta şirketleri adına yapmayı meslek edinen, sözleşmenin akdinden önce hazırlık çalışmalarını yürüten ve sözleşmenin uygulanması ile tazminatın ödenmesinde yardımcı olan kişiyi… Sigorta acentelerinin de diğer acenteler gibi birtakım hak, yetki ve yükümlülükleri bulunmaktadır. Portföy tazminatı da söz konusu haklardan biridir ve buna ilişkin özel düzenleme ise Sigortacılık Kanunu m. 23/16’da yer almaktadır: Sözleşme ilişkisinin sona ermesinden sonra sigorta şirketi sigorta acentesinin portföyü sayesinde önemli menfaatler elde ediyor ve hakkaniyet gerektiriyorsa, sigorta acentesi, sigorta şirketinden tazminat talep edebilir. Ancak, sigorta acentesinin haklı bir nedene dayanmaksızın sözleşmeyi feshetmesi ya da kendi kusuruyla sözleşmenin feshine neden olması halinde tazminat hakkı düşer.   Portföy tazminatının temeli acentenin sigorta sözleşmeleri vasıtasıyla söz konusu şirkete kazandırdığı müşteri portföyü üzerindeki hakkına dayanmaktadır.[2] Bu bağlamda, SK m. 23/16’da da belirtildiği üzere şirket bu portföy sayesinde önemli menfaatler elde etmekte ve de hakkaniyet gerektiriyor ise sigorta acentesi tazminat talebinde bulunabilecektir. Ancak, kanunda iki durumdan birinin varlığı halinde tazminat talebinin ileri sürülemeyeceği düzenlenmiştir:  
  • Sigorta acentesi sözleşmeyi haksız yere feshetmişse
ya da
  • Sigorta acentesi kendi kusuruyla sözleşmenin feshine sebebiyet vermişse.
  Yargıtay 11. H.D. 2018/1555 E., 2019/3301 K., 30.04.2019 Ta. Kararı: …Davacı vekili, müvekkili ile davalı arasında 10.01.2005 tarihli sigorta acentelik sözleşmesi imzalandığını ve davacının yetkili sigorta acentesi tayin edildiğini, sözleşmenin 28.12.2009 tarihli noter ihtarnamesi ile herhangi bir sebep gösterilmeksizin tek taraflı olarak ve hakkaniyete uygun bir süre belirtilmeksizin davalı tarafından feshedildiğini, taraflar arasında yapılan acentelik sözleşmesi nedeniyle teminat amaçlı olarak müvekkilinin iş yerine ipotek konulduğunu…2005 yılından beri mail adresini kullandığını ve tüm müşterileri ile bu mail adresi üzerinden yazıştığını, yeni poliçe taleplerinin de bu mail adresi kullanılarak yapıldığını, bu nedenle yenileme taleplerinin bu mail adresine geleceğini ve müvekkilinin 5 yıldır oluşturduğu portföyünü kaybedeceğinitüm portföy mülkiyeti hakkı da dahil olmak üzere 5.000 TL maddi, 30.000 TL manevi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek en yüksek mevduat faiziyle birlikte davalıdan tahsiline ve iş yeri üzerindeki ipoteğin kaldırılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir…Davalı vekili, acentelik sözleşmesinin sözleşmeye uygun olarak feshedildiğini, acentenin komisyon talebinin haksız olduğunu, müvekkilinin ipotek teminatını kaldırmamasının haklı nedene dayandığını, müvekkilinin davacıya e-mail adresi sağlama yükümlülüğü bulunmamasına rağmen e-mail adresini acentelik sözleşmesinin feshinden sonra da kullandırdığını, acentelik sözleşmesinde davacının müvekkilinin ismini kullanarak reklam yapmasının müvekkilinin iznine tabi tutulduğunu ve izin alınsa dahi bu reklamlara ilişkin masrafın acente tarafından karşılanacağının düzenlendiğini, davacının portföy tazminatı talebinin ve tüm maddi ve manevi tazminat taleplerinin haksız olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir…Mahkemece, iddia, savunma, bilirkişi raporu, bozma ilamı ve tüm dosya kapsamına göre, davalı şirket tarafından fesih hakkının kötüye kullanılmadığı, davacı tarafça poliçe yapma fırsatını kaçırdığına dair bir delil sunulmadığı gibi davalı şirketin davacının portföyü sayesinde önemli menfaatler elde ettiğine dair bir veriye rastlanılmadığıYukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, davacı vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA   Fatma Aslıhan BEJI             [1] Dönmez, Onur, Acentelik Sözleşmesinden Doğan Hak ve Borçlar, İstanbul, 2019, s. 6-12. [2] Narbay, Şafak; Güllüce, Muhammet Ali, Türk Hukukunda Sigorta Acenteleri, Cevdet Yavuz’a Armağan, s. 1989.