Blog Son Yayınlar

Genel Hukuk, MAKALELER & MAHKEME KARARLARI
By Av. Mustafa Kemal Batur / 13 Ocak 2021

Savunma Hakkı Nedir? 

Ceza yargılama ilkelerine göre, kişi suçluluğu kesin bir biçimde ispatlanana kadar masumdur. Bu 
sebeple, soruşturma süresi içerisinde “şüpheli”, kovuşturma süresi içerisinde ise “sanık” olarak 
adlandırılır ancak kovuşturmanın usulüne uygun ilerlemesi sonucunda suçluluğu kesin olarak 
kanıtlanmış kişi hükümlü sayılacaktır. 
 
Suçluluğu ispatlanana kadar herkesin masum olduğu düşüncesi masumiyet karinesi olarak 
adlandırılır. Buna göre, savcılar şüphelinin üzerine atılı suçu işlediğine dair yeterli delile ulaşması 
halinde iddianame hazırlayacak, iddianamenin hazırlanmasına kadar ise, hakimliklerden tutukluluk 
gibi kontrol tedbirlerinin alınmasını hakimlikten isteyebilecektir. Bununla birlikte, iddianamenin 
hazırlanması halinde bu iddianame ilgili ceza mahkemesine sunulacak ve kişinin suçluluğu kesin 
olarak kanıtlanana yahut kişi beraat edene kadar sürecektir (Elbette düşme, güvenlik tedbirleri gibi 
kararların da verilebileceği ihtimalini es geçmiyoruz.) Tüm bu süreç esasında kişi hak ve 
özgürlüklerine oldukça yakın temasta olması bakımından tehlikeli addedilebilecek bir sahadır. 
 
Bu sebeple, yargılama esnasında uyulması gereken ilkeler temel insan hakları ölçeğinde 
değerlendirilebileceği gibi net bir kanunla da çerçevelendirilmiştir. Ceza Muhakemesi Kanunu 
denilen bu kanunda, kişinin soruşturma yahut kovuşturma evresinde hakkında alınan kararların 
usulüne uygun olarak alınıp alınmadığı konusunda adeta bir denetçi olan ve savcılar ve hakimlerle 
birlikte yargının üç unsurundan biri olan avukatlara ihtiyaç bulunmaktadır. Oldukça hassas olan bu 
alanda “suçsuz kimsenin cezalandırılmaması” yahut “verilen kararların usulüne uygun olarak 
verilmesi” adına yargılama ve soruşturma esnasında avukatın varlığına ihtiyaç duyulmaktadır. 
 
Bazı suçlarda yahut mağdur/şüphelinin şahsi durumuna göre, avukat bulundurulması zorunlu haller 
bulunmaktadır. Bu durumlarda ise avukatsız yapılan işlemler hukuka aykırı olacaktır. Örneğin, 
kasten insan öldürme suçunu ele aldığımızda, bahse konu suçun alt sınırı beş yılın üzerindedir ve bu 
yüzden CMK m. 150/3’e göre, alt sınırı beş yılın üzerinde bir suçlamayla hakkında soruşturma 
yahut kovuşturma var olan bir şüpheli yahut sanığın avukatı bulunması zorunludur. Bu sebeple, 
eğer kendisinin bir avukatı varsa işlemler bu avukatla yürütülür yahut bulunduğu yerdeki baro 
tarafından kişiye bir avukat atanır. Bu avukat zorunlu müdafii olarak da adlandırılmaktadır. 
 
Nihayetinde, yukarıdaki örnekte kasten insan öldürme suçlamasıyla ifadesi alınan bir kişi var 
sayarsak ve bu kişinin ifadesinin yanında avukatının bulunmadığını var sayarsak, bu ifadenin 
hukuken bir geçerliliği bulunmamaktadır. Hatta kişi suçunu bu ifadede ikrar etse yani kabul etse  
dahi, bu ifade hukuken geçerli olmayacağı için kişi tarafından mahkemede kabul edilmemesi 
halinde bu ifade hükme esas alınamayacaktır yani kullanılamayacaktır. 
 
Busebeple,suçuherneolursaolsun,toplumsalhafızadanefretleyeretmişbirşüpheliyahutsanık
olsadahiavukatlatemsiledilmelivesavunmahakkınasaygıduyulmalıdır.Sağlıklı bir yargılamanın
sürebilmesi ancak buna bağlıdır.
Gizem Bölükbaşı
 
 
 
 
Aile Hukuku ve Boşanma Davası
By Av. Mustafa Kemal Batur / 07 Ocak 2021

Evlilik Birliği İçerisinde Eşlerin Özel Hayatı

  Evlenme, ülkemizde karşı cinsten iki insanın yani bir kadın ve erkeğin hayatlarını birleştirmek amacıyla resmi olarak evlendirmeye yetkili kişinin yani evlendirme memurunun önünde evlenmek için kendi iradelerini açıklamalarıyla kurulan aile birliğidir. Kişiler evlilik birliği ile hayatlarını birleştirerek bir arada yaşama kararı alırlar. Ancak her bireyin bir özel hayatı vardır ve özel hayatın gizliliği, korunması Anayasanın 20. maddesi ile güvence altına alınmıştır.  Madde 20 – Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.  Hal böyle olunca bakılması gereken unsurlardan biri de eşler arasında özel hayat sınırının olup olmadığıdır. Bu husus özellikle boşanma davalarında diğer eşin sadakat yükümlülüğüne aykırı davranışlarının ispatlaması bakımından eşinin haberi olmadan gizli kamera görüntüsü, ses kaydı ,günlük vb. verilerin delil olarak kullanılması şeklinde karşımıza çıkmaktadır.  Bu sebeple elde edilen bu delillerin özel hayatın gizliliğine aykırı olup olmadığı bu sebeple hukuka aykırı delil niteliği taşıyıp taşımadığı birçok yargıtay kararında tartışma konusu olmuştur. Yargıtay bu konuda 2007 yılında verdiği bir karar ile eşinin özel hayatını ihlal ederek  (ses, görüntü vb.) açılan boşanma davasına sunduğu delilleri her ne kadar Anayasada özel hayatın gizliliğinden bahsedilse de evliliğin yasal yükümlülükler alanı diğer eş için dokunulmaz değildir, birlikte yaşadıkları konutta eşin bilgisi dışında diğer eşin ses kaydı almasını durumun sadakat yükümlülüğüne aykırı olması sebebiyle hukuka uygun bulmuştur. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2007/17220E. 2008/13614K. 20.10.2018T. Bir delilin elde edilişi, kişilerin Anayasa ile tanınmış hakların ihlali suretiyle gerçekleşmiş ise, onun hukuka aykırı olarak elde edildiğinin kabulü gerekeceğinde duraksama bulunmamaktadır. Delilin elde edilişinde hukuka uygunluk nedenleri varsa, o zaman kanuna aykırılık ortadan kalkar. Kuşkusuz Anayasaya göre; herkes özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz. Ancak, evliliğin yasal yükümlülükler alanı, diğer eş için dokunulmaz değildir. Bu nedenle, eşinin sadakatinden kuşkulanan davacı-davalının, birlikte yaşadıkları her ikisinin de ortak mekânı olan konutta, eşinin bilgisi dışında ses kayıt cihazı yerleştirerek, eşinin aleni olmayan konuşmalarını kaydetmesinde bu suretle sadakat yükümlülüğü ile bağdaşmayan davranışlarını tesbit etmesinde özel hayatın gizliliğinin ihlalinden söz edilemez ve hukuka aykırılık bulunduğu kabul olunamaz. Ancak Yargıtay yakın tarihli bir kararında bu görüşten ayrılarak yine eşin sadakat yükümlülüğüne aykırı davranışları sebebiyle açılan boşanma davasında hukuka aykırı bir şekilde elde edilen görüntüyü özel hayatın gizliliğinin ihlali olarak saymış ve kararı bozmuştur. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2020/2359E. 2020/3302K. Mahkemece davacı-karşı davalı kadın tarafından dosyaya delil olarak sunulan CD hükme esas alınarak davalı-karşı davacı erkeğe sadakatsiz davrandığı vakıası kusur olarak yüklenilmişse de, CD'nin erkeğin "Özel hayatının gizliliği" ihlal edilmek suretiyle hukuka aykırı yolla elde edildiği anlaşılmaktadır. Hukuka aykırı delil hükme esas alınamaz. CD'nin hukuka aykırı delil niteliğinde olması sebebiyle davalı-karşı davacı erkeğe sadakat yükümlülüğüne aykırı davranış vakıasının kusur olarak belirlenmesi doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir.  Verilen bu kararlar ışığında değerlendirme yapıldığı zaman bu konuda net bir tutum sergilenmemeli, kişi dayandığı hukuki sebebi başka yollarla ispatlayamıyorsa bu durumda hukuka aykırı elde edilen delille elde edilen menfaat ile karşı tarafın zarar gören menfaati arasında oluşan menfaat çatışması dikkate alınarak bu menfaatler arasında denge kurularak karar verilmesi hakkaniyete daha uygun olacaktır.   Ece Yılmaz     Kaynakça https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuat?MevzuatNo=2709&MevzuatTur=1&MevzuatTertip=5 Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2007/17220E. 2008/13614K. 20.10.2018T. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2020/2359E. 2020/3302K. https://www.hukukihaber.net/kararlar/yargitay-aldatma-delili-olarak-sunulan-cd-yi-hukuka-aykiri-h439556.html
Genel Hukuk, İdari Yargı
By Av. Mustafa Kemal Batur / 05 Ocak 2021

OHAL Komisyonunca Verilen İade Kararları ve Mali, Sosyal Sonuçları

15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan darbe girişimi sonrası yayınlanan OHAL KHK’ları ile 100.000’den fazla kamu çalışanı, bir daha kamu hizmetinde istihdam edilmemek üzere görevden çıkarılmıştır. Ancak bu hukuki sonuçlar başkaca bir idari işlem tesis edilmeksizin doğrudan KHK hükümleriyle doğmuştur. Anayasa Mahkemesi ise o dönemde çıkarılan OHAL KHK’larının ve içeriğinde bulunan maddelerin anayasaya aykırılığı iddiasıyla açılan iptal davalarını, iptali istenen düzenlemelerin olağanüstü hal kapsamında çıkarılmış olduğu gerekçesiyle içeriksel bir inceleme yapmaksızın reddetmiştir. İdari yargı ise, her ne kadar bahse konu listelerde isimleri yer alan kişiler üzerinde kurulan işlemler, düzenleyici nitelikte olmamaları ve belirli bir kişi ve duruma ilişkin olmaları sebebiyle bu mercilerce bahse konu işlemler idari işlem sayılmamış ve ilk inceleme aşamasında reddedilmişlerdir. Yargının bu kararları ve Anayasa Mahkemesinin konuya yaklaşımı üzerine, iç hukukta tüketilecek herhangi bir yol bulunamamıştır. Bu nedenle KHK ile mesleklerinden çıkarılan kişilerin, hak ihlali iddiasıyla AİHM’e bireysel başvuruda bulunabilmesi yolu da açılmıştır. Ancak, yüksek mahkemenin de tavsiyeleri ile iç hukukta sürdürülebilecek bir denetim yolunun varlığına ihtiyaç duyulmakla 02/01/2017’de Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu kurulmuştur. Ardından AİHM tarafından da kabul edilebilirlik kriteri olarak OHAL Komisyonuna başvurmuş olmak iç hukukta tüketilmesi gereken bir yol olarak belirtilmiştir. 7075 sayılı Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu Kurulması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun ile kurulan OHAL Komisyonlarının mezkûr kanuna göre görevlerinden biri de, OHAL KHK’ları ile kamu görevinden, meslekten veya görev yapılan teşkilattan çıkarma ya da ilişiğinin kesilmesi hakkında tesis edilen işlemlerin incelenmesidir. Bu inceleme dosya üzerinden yapılacak olup inceleme sonucu kabul ya da ret kararı verilecektir. Bu başvuruların kabulü halinde, kişilerin görevden çıkarılmasına dair KHK hükümleri tüm hüküm ve sonuçlarıyla ortadan kalkmış sayılacaktır. Bununla birlikte göreve başlayanlara, kamu görevinden çıkarılma tarihlerini takip eden aybaşından göreve başladıkları tarihe kadar geçen süreye tekabül eden mali ve sosyal hakları ödenir. Tüm bunlarla birlikte, kabul kararı verilmesi halinde, bağlı çalışılan ve göreve iade kararı verilen kuruma bir dilekçeyle başvurarak göreve iade ve hukuka aykırı görevden çıkarma kararın verildiği tarih ile göreve iade tarihi arasındaki sürede ödenmesi gereken hak ve alacaklarının yasal faiziyle ödenmesi talep edilmelidir. Ayrıca, kanunen, başvurunun kabulü halinde kişilerin görevden çıkarılmasına dair KHK hükümleri tüm hüküm ve sonuçlarıyla ortadan kalkacağından eğer KHK ile görevden çıkarma gerçekleşmiş olmasaydı kişinin bulunacağı derece ve kademeye ilerlemesi de yapılmalıdır. Bu taleplerden herhangi birinin reddedilmesi yahut kısmen kabul edilmesi halinde, idare mahkemeleri nezdinde dava açma hakkı saklı bulunmaktadır. Yukarıda anlatıldığı üzere, OHAL Komisyonunda verilen kabul kararını takiben, geçmiş döneme ilişkin maaş, ek ders ücreti, EGM gibi kurumlarda fazla çalışma ücreti, AGİ (asgari geçim indirimi bedeli) gibi kalemlerin tümü yasal faizleriyle birlikte ödenebilmektedir. Bununla birlikte, her ne kadar kanun hükmünde, başvurusu hakkında kabul kararı verilenlerin kamu görevinden çıkarılmalarından dolayı herhangi bir tazminat talebinde bulunulamaz ibaresine yer verilmiş olsa da, kanımızca bu hüküm anayasada kendine yer bulan ve temel insan haklarından olan hak arama özgürlüğüne aykırılık teşkil etmektedir. Bu sebeple, bu neviden taleplerin, ilgili kanun hükmünün anayasaya aykırılık sebebiyle normlar hiyerarşisine göre iptal olması gerekliliği sebebiyle ilgili kurumlara sunulabileceği kanaati de mevcuttur. Göreve iade halinde, başvurucunun eski kadrosuna atanmaması durumunun itibarı olumsuz etkileyeceği kanaatiyle Anayasa Mahkemesi 2019/93 K. İle başvurucuların eski kadrosundan daha aşağı bir pozisyonda çalıştırılamacağına hükmetmiştir. KHK listelerinde yahut bu listelere bağlı olarak hazırlanmış haberlerde ismi geçen fakat haklarında OHAL Komisyonunca göreve iade kararı verilmiş yahut beraat kararı bulunan kişilerin ise, kişilik haklarını zedeleyen bu yayınlardan isimlerinin çıkarılmasını talep etme hakları da bulunmaktadır. Tüm bu talepler, görevli ve yetkili merciilere yöneltilmeli ve açılan davalar takip edilerek sonuca bağlanmalıdır.   Gizem Bölükbaşı
Genel Hukuk
By Av. Mustafa Kemal Batur / 15 Aralık 2020

Covid-19 Aşısı Hukuken Zorunlu Tutulabilir mi?

Dünya Sağlık Örgütü-DSÖ (World Health Organization-WHO), Çin’in Hubei Eyaleti Wuhan kentinde Aralık 2019’da ortaya çıkan yeni koronavirüsten kaynaklanan hastalığa, 11 Şubat 2020 tarihinde COVID-19 adını verdi. Aynı kuruluş, virüsün yayılma hızı, ciddiyeti ve yetkililerin gerekli önlemi almamasını gerekçe göstererek 12 Mart 2020’de COVID-19’u pandemik bir hastalık olarak ilan etti. COVID-19 salgını, daha önceki salgınlarda olduğu gibi, bireyin, dünya ölçeğinde kamu sağlığına tehdit oluşturan bir virüsün taşıyıcısına dönüşebileceğini bir kez daha gösterdi. COVID-19’a neden olan koşulların ortadan kaldırılması, benzer salgınların tekrar etmesinin önüne geçebilir, ancak insanlığın daha sonra bir başka nedenden dolayı aynı bölgede veya bir başka bölgede ortaya çıkabilecek bir virüs salgınına karşı hassasiyeti devam edecektir.

COVID-19 aşısı, etkili test yöntemleri ve önleyici tedbirler ile birleştirildiğinde salgının kontrol altına alınmasında kritik bir araç olacaktır. Dünyanın dört bir yanında uzmanlar, güvenli ve etkili bir aşının geliştirilmesini ve üretilmesini hızlandırmak için yoğun şekilde çalışıyorlar.

AŞI ZORUNLU TUTULABİLİR Mİ?

Zorunlu aşı uygulaması, ancak vücut bütünlüğüne karşı gerçekleştirilecek bir müdahale ile uygulanabildiğinden Anayasanın, “Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” başlıklı 17. maddesinin kapsamına girmektedir.

AY m.17;

Kişinin Dokunulmazlığı, Maddi ve Manevi Varlığı

  • Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.

  • Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz.

  • Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.

  • Meşru müdafaa hali, yakalama ve tutuklama kararlarının yerine getirilmesi, bir tutuklu veya hükümlünün kaçmasının önlenmesi, bir ayaklanma veya isyanın bastırılması, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde yetkili merciin verdiği emirlerin uygulanması sırasında silah kullanılmasına kanunun cevaz verdiği zorunlu durumlarda meydana gelen öldürme fiilleri, birinci fıkra hükmü dışındadır.

Her türlü tıbbi müdahale esasen kişinin hayatı, sağlığı ve cismani bütünlüğü gibi mutlak ve vazgeçilmez haklarının ihlali anlamına gelir. Bu müdahalenin hukuka uygun yapılabilmesi için hastanın aydınlatılmış rızası gereklidir. Ne de olsa, hastanın kendi geleceğini serbestçe tayin etme hakkı mevcuttur. Hekimin, hastayı teşhis, önerilen tedavi, bu tedavinin olası riskleri ve maliyetiyle alternatif tedavi metodları hakkında aydınlatması gerekli ve önemlidir. Aksi halde, böyle bir aydınlatılmış rıza olmaksızın yapılan müdahale hukuki ve cezai sorumluluğa yol açabilir. Ancak bazı hallerde, hastanın üstün özel yararı veya üstün kamu yararı sebebiyle, istisnai olarak hekimin hastaya rıza almaksızın müdahalesi mümkündür.

Tıbbi müdahaleye gösterilecek rıza, kişinin yaşama hakkı, sağlığı ve maddi ve manevi bütünlüğü üzerindeki haklarla yakından ilgilidir. Kişinin vazgeçilmez ve mutlak addedilen bu haklarına temas eden her türlü tıbbi müdahale, esasen mutlak hak ihlali olarak görüleceğinden hukuka aykırıdır. Bunun yanında tıbbi müdahaleye maruz kalacak kişinin rızası olmasa dahi yapılan müdahalenin hukuka uygun sayıldığı bazı haller değerlendirilecektir. Üstün kamu yararı ve kişinin üstün özel yararı sebepleriyle tıp bilimine uygun olarak yapılan müdahalelerin, ilgilinin rızası alınmamış olmasına rağmen hukuka uygun olması açıklanacaktır.

Devletin yaşamı koruma yükümlülüğü, maddi nitelikte pozitif bir yükümlülüktür; bu yükümlülük Devlete, yaşama hakkını koruması için tedbirler alma ödevi yükler. Devletin, kendi gözetimindeki kişilerin sağlığını korumak konusunda pozitif yükümlülüğü bulunmaktadır. Devlet bu kişilerin sağlığı ile ilgili önlemleri almakla, gereken tedaviyi ve ilaçları sağlamakla yükümlüdür.

AİHS, esas itibariyle devletin müdahalelerine karşı bireyleri koruyan klâsik özgürlük haklarını içermektedir. Sözleşme’de yaşamın ve sağlığın korunması ile ilgili olarak ilk planda göz önünde tutulacak iki norm bulunmaktadır. Birincisi, yaşama hakkını güvence altına alan 2. madde, diğeri özel hayata ve aile hayatına saygı hakkını düzenleyen 8. maddedir. Yaşamın ve sağlığın korunması söz konusu olduğunda bu iki maddedeki özgürlük haklarının göz önünde tutulması gerekir. Bu iki temel hak, öncelikle, geleneksel temel hak anlayışına uygun olarak, devlet organlarından gelen müdahalelere ve saldırılara karşı bireyleri korumayı amaçlar.

AY m.13, Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasını düzenlemektedir. “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz .”

Gerek Anayasa m.13 ve gerekse Anayasa m.17 uyarınca kanun koyucunun vücut bütünlüğüne müdahale teşkil edebilecek halleri kanunda düzenlemesi gerekmektedir. Temel hak ve hürriyetlere getirilebilecek sınırlamaların ancak kanunla yapılacağına dair bir hüküm Anayasa m.13’de bulunmaktadır.

Olağanüstü hal yönetimi başlıklı” Anayasa m.119/1’de yer alan “tehlikeli salgın hastalık” gerekçesiyle Cumhurbaşkanı tarafından olağanüstü hal ilan edildiği takdirde, elbette olağanüstü halde geçerli olacak 2935 sayılı Olağanüstü Hal Kanunu ile Cumhurbaşkanlığı kararnamelerine göre süreç yürütülecektir. 2935 sayılı Kanunun tehlikeli salgın hastalıkta alınacak tedbirleri düzenleyen 9. maddesinde aşı ile ilgili bir hüküm olmasa bile, bu istisnai dönemde 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ve olağanüstü halin ilan edilmesine yol açan nedenleri ortadan kaldırmak amacıyla çıkarılacak Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile zorunlu aşı uygulaması öngörülebilecektir.

AY m. 119;

Tabiî afet ve ağır ekonomik bunalım sebebiyle olağanüstü hal ilânı

  • Tabiî afet, tehlikeli salgın hastalıklar veya ağır ekonomik bunalım hallerinde, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilân edebilir.

  Stj. Av. İlayda Koparan        

KAYNAKLAR:

Genel Hukuk
By Av. Mustafa Kemal Batur / 07 Aralık 2020

Covid 19 ve Ahde Vefa İlkesi Işığında Sözleşmelerin Uyarlanması

Tüm dünyada ve ülkemizde etkilerini göstermekte olan COVID-19 pandemisi sebebiyle günlük yaşantımızda değişimler olmakla beraber, pandeminin hukuki yansımalarını da gerek birinci derece mahkemeleri gerekse de istinaf mahkemeleri nezdinde verilen kararlarla görmekteyiz. Pandemi sebebiyle, ülkemizde de “hayata kısa bir mola” verilmiş ve tüm ülke bu mola sebebiyle hafta sonları evlerine kapanmış, bu da çoğu sektörde iş görmekte olan vatandaşlarımızın maddi olarak güçlük çekmesine sebep olmuştu. Sözleşmeler esasında “pacta sund servanda” olarak Roma Hukuku’ndan bu yana gelmiş olan “ahde vefa ilkesi”ne bağlıdır. Buna göre, sözleşmenin tarafları her durumda sözleşmeye riayet etmeli, ona sadık ve sonuçlarıyla bağlı kalmalıdır. Ancak, bu ilkeye kesin ve sıkı bir bağlılığın hayatın doğal akışına aykırı olduğu ve tarafların sözleşme kuruluşunda öngöremeyeceği sebeplerin sözleşmenin ifasını engelleyebileceği açıktır. Bu sebeple süreli ve sürekli borç ilişkilerinde bu ilkeye bir istisna getirilmiş ve sözleşmenin yapıldığı sıradaki şartlara nazaran sonradan gerçekleşen değişikliklerin sözleşme ilişkisine etki yapıp yapmayacağı taraflarca veya kanunda öngörülmüşse, bu hususta tarafların anlaşmasına yahut kanundaki esasa uyulur denmiştir.  III. Aşırı ifa güçlüğü MADDE 138- Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır. Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır. “Aşırı ifa güçlüğü” borçluya sözleşmeyi sona erdirme imkanını da vermiş olması sebebiyle Türk Borçlar Kanunu’nun “borcun sona ermesi” başlığı altında incelenmiş olsa da, esasında borçluya “sözleşmeyi uyarlama” imkanı da tanımıştır. Yeni Borçlar Kanunu’nun kabul edilmesinden önce, dürüstlük kuralı ışığında öğretide ve yargı kararlarında sıkça rastladığımız bu “uyarlama” kurumu, yeni kanunun kabulüyle kendine ayrı bir başlıkta yer bulmuştur. Sözleşmeden dönme ve sözleşmeden vazgeçme ise çok farklı yollardır. Aynı zamanda sözleşme değişikliği de makalemiz içeriğine göre farklı konulardan biridir. Bu maddeye göre, hakimin sözleşmede değişikliğe karar verebilmesi bir takım şartlara bağlanmıştır. Bunlar:
  1. Zaman içinde devam eden sözleşme ilişkisinde tarafların edimleri arasındaki denge, borçludan sonuçları yüklenmesi istenemeyecek kadar büyük ölçüde bozulmuş olmalıdır. Öğretide buna “işlem temelinin çökmesi” denilmektedir. Buna göre, tarafların işlemi yapmalarına maddi temel oluşturan şartlardaki bazı değişiklikler artık o işlemin havada kalmasına sebep olur ve feshini ya da yeni şartlara göre ayarlanmasını isteme imkanı sağlar. Nihayetinde sözleşmenin içerisinde bir “edimler arası denge” bulunduğu varsayılır, bunun bozulması işlem temelinin çökmesi sonucunu doğurur. Bu sebeple borçludan sözleşmedeki edimini yerine getirmesini beklemek sözleşme adaletine dolayısıyla dürüstlük kuralına aykırı olacaktır. Ancak belirtmek gerekir ki, denge büyük ölçüde bozulmuş değilse, borç sözleşmeye göre ifa edilecektir. Bununla birlikte, aşırı ifa güçlüğü sözleşme yapıldığı sırada mevcut olup borçlu bakımından fark edilmemişse; bunda ne kadar haklı olursa olsun, uyarlama hükümlerine başvurulamaz. Bu durumda, eğer şartları oluşmuşsa Türk Borçlar Kanunundaki “yanılma” yahut “temel hatası” hükümlerine göre iptale konu olabilir.
  2. Edimlerin dengesindeki bu bozulma, sözleşme yapılırken öngörülemeyen olağanüstü sebeplerden ileri gelmelidir. Ancak, bozulma sözleşmenin kurulması aşamasında öngörülebilecek durumdaysa fakat borçlunun özen göstermemesi sebebiyle bu olguyu dikkate almamış olması halinde uyarlama hükümlerine başvurulamayacaktır.
  3. Ortaya çıkan olağanüstü durumda borçlunun herhangi bir kusurunun bulunmaması gerekmektedir.
  4. Borçlu, ifası aşırı güçleşen edimini yerine getirmemiş yahut ifa güçlüğünden kaynaklanan haklarını saklı tutarak edimini yerine getirmiş olmalıdır.
Tüm bu şartların gerçekleşmesi halinde, taraflar şifahen sözleşmenin uyarlanması kararı alamaz. Bu hak muhakkak mahkemeye başvurmak suretiyle dava açarak kullanılmalıdır. Aşırı ifa güçlüğüne uğrayan taraf kural olarak hakimden yalnızca sözleşmenin uyarlanmasını isteyebilir, sözleşmeden dönmeyi tercih edemez. Ancak, somut olayda sözleşmenin uyarlanması mümkün görünmüyorsa sözleşmeden dönebilir. Hakim bu konuda re’sen araştırma yapacaktır. Fakat bu yönde bir talep yoksa, hakim re’sen dönme kararı veremez. Kanuna göre, tarafların şifahen sözleşmeden dönebilecekleri yönünde yorum yapılabilir ancak bu konuda bir uyuşmazlık çıkması ve bu uyuşmazlığın mahkemeye taşınması halinde hakim somut olayda uyarlamanın mümkün olduğu kararı verirse, sözleşmeden dönme geçersiz sayılacak, borçlu bu sırada temerrüde düşmüşse, uyarlamaya rağmen bundan doğan zarardan mesul olacaktır. Bu sebeple, sözleşmeden dönme kararı alınmış olsa bile, bu hakkın mahkemeye başvurarak kullanılması önerilmektedir. Hakim uyarlama yöntemi ve miktarını belirleme konusunda serbesttir. Edimin miktarını azaltabilir, taksitlendirebilir, taksitleri arttırabilir yahut karşı edimin arttırılmasına karar verebilir. Bu uyarlama hakkaniyet çerçevesinde taraflar arasındaki dengenin yeniden sağlanması amacıyla ve bu çerçeve içerisinde yapılır.  Türk Borçlar Kanunu’nun 138. Maddesinde açıkça belirtildiği üzere, sürekli borç ilişkisi doğuran sözleşmelerde (örneğin, kira sözleşmeleri) uyarlamanın mümkün görülmediği hallerde sözleşmeden dönme değil sözleşmenin feshi yoluna gidilir. Bu da sözleşmeyi geçmişe etkili olarak değil ileriye etkili olarak sona erdirir. Ezcümle, salgının yarattığı etkinin tüm sektörleri aynı şekilde etkilemiş olduğundan bahsedilemeyeceğinden, kanunen tüm sözleşmeler üzerinde genel geçer bir tedbir alınması mümkün olmamıştır. Bu sebeple, mahkemeye uyarlama istemiyle başvurulması halinde, mahkemece, salgının başvurucu üzerindeki etkileri araştırılacak ve bu etkilerin sözleşme dengesini bozup bozmadığı, bozduysa hangi ölçüde bozduğu belirlenecektir. Nihayetinde, COVID-19 özelinde, borçlunun dengeyi bozan olağanüstü durumu kendisinin yaratmadığı açıktır. Bu sebeple, sözleşme dengesinin bozulduğu kabul edildiğinde karşılıklı edimlerin dengelenmesi sağlanacaktır. Karşılıklı edimlerin gerçekleştirilmesi için borçlunun üzerinde doğan bu ağırlığın giderilmesi için, edimde indirime gidilmesi kararı alınabilmesi mümkündür. Stj. Av. Gizem BÖLÜKBAŞI
İş Hukuku, MAKALELER & MAHKEME KARARLARI
By Av. Mustafa Kemal Batur / 26 Ekim 2020

İşe iade davası sonrası işe başlatılmama ve sigortasından yararlanabilme

  İş akdinin işveren tarafından feshedilmesi halinde işçi, fesih sebebinin haklı nedene dayanmadığı veya iş akdinin feshedilmesinde kusuru olmadığına dayanarak fesih tarihinden itibaren 1 ay içinde işe iade davası açabilir. İşe iade davalarında seri muhakeme usulü belirlenmiş olup sonuçlanma süresinin olabildiğince azami olması hedeflenmiştir. Ancak uygulamada, hedeflenen azami sürenin aksine işe iade davaları çok uzun yıllar sürmektedir. Hal böyle ki, açılan işe iade davası ile birlikte işçi ve işveren arasındaki akit, feshin haklı olup olmadığı sonuçlanıncaya değin askıda kaldığından sigortalı da dava süreci boyunca sigortalılık hizmetlerinden yararlanamamaktadır. Nitekim, işe iade davası açan bir işçinin işsizlik ödeneğine başvurma hakkı akla gelmekle birlikte, işe iade davasının görüldüğü süre zarfı içerisinde gayet tabi bu ödeneğe başvurabilecektir. İşe iade davası açan ve işe iadesini bekleyen işçi şartları tamamlaması halinde işsizlik ödeneğinden yararlanabilecektir.  Peki işe iade davasını kazanan ve işe başlatılmayan işçinin işsizlik sigortasından yararlanması işe iade davasının sonuçlanmasından sonra mümkün müdür? Bu hususa gelmeden önce öncelikle işsizlik sigortasının ne olduğunu ve şartlarını açıklamak yerinde olacaktır.  5502 Sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu ile SSK, Bağkur ve Emekli Sandığı birleştirilerek, işgücü ve istihdama dair işleyiş geliştiren ve uygulayan Türkiye İş Kurumu’na da işsizlik sigortasının uygulanması görevi yüklenmiştir. 4447 Sayılı İşsizlik Sigortası Kanundan yararlanmak için, bir iş akdine bağlı sigortalı bir çalışan olunması gerekmektedir. Nitekim, kendi kusuru dışında işsiz kalan sigortalı hayatının idamesini geçici de olsa sağlayabilmek için şartları sağlaması halinde İŞKUR’a başvuru yapabilir. O halde, yalnızca 5510 Sayılı Kanun’a göre 4/1-a’lı sigortalı olanlar işsizlik sigortasından yararlanabileceğinden, sigortalıların işsizlik ödeneğine hak kazanabilmeleri için aşağıdaki şartları sağlamaları gerekmektedir. Bunlar;
  1. Son Üç Yıl İçinde En Az 600 Gün İşsizlik Sigortası Primi Ödemiş Olmak
  2. İş Akdinin Sona Ermesinden Önceki Son 120 Gün Kesintisiz Çalışmış ve Prim Ödemiş Olmak 
  3. İş Akdinin Sigortalının Kusuru Dışında Sona Ermiş Olması
  4. İşten Ayrılma Belgesi ile En Geç 30 Gün İçinde İŞKUR’a Başvurmak
Sigortalı işsizin hayatını idame ettirmesine destek olmak amacıyla oluşturulan işsizlik ödeneğinin süresi kısıtlı olup bunun amacı ise sigortalı işsiz için ödeneğin keyfiyete dönüşmesini engellemektir. Ancak, ülkemizdeki istihdam edilebilmenin azlığı ve işsizlik oranların yüksekliği değerlendirildiğinde ilgili ödenek yalnızca geçici bir destek görevini üstlenmektedir. Bu nedenle ödenen işsizlik maaşı işçinin tam gelire sahip olma hali ile eş değer değildir. Sigortalıya ödenecek işsizlik maaşı kanuna göre son 4 aylık prime esas kazancın dikkate alınması ile hesaplanan günlük ortalama brüt kazancın %40’dır. Örneğin, son 4 ay 3,500 TL ile çalışan kişiye ödenecek işsizlik ödeneği aylık, 1,400 TL’dir. Ödenecek işsizlik ödeneğinin süresi ise kanunun 50. maddesinin 2. Fıkrası ile belirtilmiştir; 600 gün sigortalı olarak çalışan işçi 180 gün, 900 gün sigortalı olarak çalışıp işsizlik sigortası primi ödemiş olan sigortalı işsizlere 240 gün, 1080 gün sigortalı olarak çalışıp işsizlik sigortası primi ödemiş olan sigortalı işsizlere 300 gün süreyle işsizlik ödeneği ödenmektedir. İşe İade Davasının Kazanan İşçinin İşe Başlatılmaması Sonucu İşsizlik Ödeneğine Başvurması Yukarıda anlatılanlar ile işsizlik sigortasına hak kazanabilmenin birincil şartlarından biri işçinin kendi kusuru haricinde iş akdinin sonlanması olduğundan o halde işe iade davasının kazanımı ile birlikte işsiz kalan sigortalanın işsizlik ödeneğinden yararlanması gerekmektedir. İş Kanunun 21. maddesi gereği de işe iade davasını kazanan işçi işe başlatılsın veya başlatılmasın, kararın kesinleşmesine kadar işçinin çalıştırılmadığı süre için en çok dört aya kadar doğmuş olan ücret ve diğer haklar işçiye her halükârda ödenmektedir. Nitekim, böylece sözleşme fesih tarihi 4 ay kadar ileri atılmış bulunmaktadır. (Bu süre ayrıca kıdem tazminatı hesaplanırken de hesaba katılır.) İşveren işe iade davasını kazanan işçiyi ister işe başlatsın ister işe başlatmasın; işçiyi çalıştırmadığı süre için ödeyeceği en çok dört aya kadar ücret ve diğer haklarından, iş kazaları, meslek hastalıkları ile işsizlik sigortası primi de dahil olmak üzere tüm sigorta kollarına ait primlerin kesilerek, bu sürelerin hizmetten sayılmasını sağlayacaktır. Dolayısıyla, işçiye ödenecek en çok dört aya kadar ücret ile diğer haklardan prim alınması bu günlerin de prim ödeme gün sayısı olarak değerlendirilmesi sonucunu ortaya çıkacaktır. Bir örnek ile açıklayacak olursak; İşe iade davası açmış ve kazanan bir işçiye 4 aylık boşta geçen süre tazminatı ödenmesi ile 4 aylık süre kıdeme ekleneceğinden; işçi iş akdinin sona ermesinden önceki 120 gün çalışmış sayılacaktır. O halde, geriye dönük ödenen primlerin son günü fesih tarihi kabul edilerek, 3 yıl içinde 600 gün işsizlik sigortası primi ödenmiş işe iade davasını kazanan işçinin çalışmadığı dönemler için davanın kesinleştiği tarihten itibaren 30 gün içinde İŞKUR’a işsizlik ödeneğinden yararlanmak için başvurulabilir.     Av. Tuğçe Aslan
Ceza Hukuku, MAKALELER & MAHKEME KARARLARI
By Av. Mustafa Kemal Batur / 26 Ekim 2020

Stokçuluk ve Fahiş Fiyatın Hukuki Değerlendirmesi

  17.04.2020 tarihli Resmî Gazetede yayınlanan 7244 Sayılı Kanun uyarınca, 6585 Sayılı Perakende Ticaretin Düzenlenmesi Hakkındaki Kanuna ek madde eklenerek, fahiş fiyat uygulamasının tespit edilmesi halinde idari para cezası uygulanacağı kararlaştırılmıştır. 6585 Sayılı Kanun, perakende işletmelerin açılış ve faaliyete geçiş işlemlerinin kolaylaştırılması, perakende ticaretin serbest piyasa ortamında etkin ve sürdürülebilir rekabet şartlarına göre yapılması, tüketicinin korunması, işletmelerin dengeli bir şekilde büyüme ve gelişmesinin sağlanması amacıyla düzenlenmiştir. Nitekim, koronavirüsün sebebiyet vermiş olduğu bu olağanüstü dönemde, üreticinin ve alıcının korunması amacıyla fahiş fiyat artışının önüne geçilmek istenmektedir. ‘’Üretici, tedarikçi ve perakende işletmeler tarafından bir mal veya hizmetin satış fiyatında fahiş artış yapılamaz.’’ ifadesi ile bu hususa ilişkin amir hüküm getirilmiştir.    Dolayısıyla, Ticaret Bakanlığı tarafından belirlenen kurul ile üreticinin, tedarikçinin ve perakendeci işletmelerin mal veya hizmetlere ilişkin denetiminin yapılacağı duyurulmuştur. Buna istinaden, 28.05.2020 tarihli Resmî Gazetede ’de yayımlanan Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu Yönetmeliğinde; olağanüstü hâl, afet ve ekonomik dalgalanma dönemleri ile diğer acil durumlarda faaliyet gösterecek olan kurulun, üreticilerin ve perakendecilerin fahiş fiyat artışı ve stokçuluk uygulamalarının denetleyeceği usuller belirlenmiştir.    Dünya genelinde koronavirüsün sebep olduğu pandemi süreci her ne kadar ülkemizde olağanüstü hâl olarak ilan edilmemiş ise dahi, birçok kurum ve kuruluş ile insanların faaliyetlerini askıya alması, alışveriş merkezleri, restoran, kafe, bar vb. birçok hizmet sektöründe faaliyet gösteren işletmelerin kapalı olması, bunun yanı sıra eğitim ve öğretiminin internet üzerinden sağlama yoluna geçilmesi gibi haller ile esasen ülkece olağanüstü halin yaşandığı bir durumdan geçilmiştir. Nitekim, hizmet sektörüne ait birçok kurum ve işletmenin kapalı olması gibi nedenlerden alternatif seçeneklerin olmamasına değin uzanan değişkenler ile bazı üretici, tedarikçi gibi hizmet vermeye devam eden yerlerde anormal bir fiyat artışının olduğu gözlemlenmiştir. Tıbbi malzemeye duyulan ihtiyaç sebebiyle yaygın olarak fiyat artışları bu ürünlerde görülmüş; maske, dezenfektan vb. gibi malzemelere arz ve talep denklemi dışında fahiş fiyat artışları uygulanmıştır. Bilhassa, tedarik zincirini zedeleyici ve ekonomik dengeyi bozucu stok faaliyetlerinin önüne geçilmek istenmesi ile yapılan düzenleme ile üreticinin korunması ve karaborsa faaliyetlerinin önüne geçilmesinin hedeflendiği görülmektedir.    Bahse konu düzenlemeden önce de uygulamada mevcut olan girdi maliyeti veya döviz kuru artışı gibi sebeplerden etkilenmemesine rağmen, etkilendiği izlenimi ile fiyat artışı uygulayan işletmelere idari ceza ve yaptırımları öngören düzenleme de esasen tüketicinin algısını koruma amacıyla getirilmiştir. Yine, tüketicinin algısının korumaya dönük bu düzenlemeye benzer bir düzenleme ile hem tüketicinin hem de yaşanan olağanüstü pandemi sürecinden algı veyahut haksız stok uygulama ile kazanç elde edilmesinin kontrol altına alınması hedeflendiğini ifade etmek yanlış olmayacaktır. Yapılan yeni düzenlemeye göre;
  • Üretici, tedarikçi ve perakende işletmeler tarafından bir mal veya hizmetin satışında fahiş fiyat artışının tespit edildiği taktirde ve stokçuluk yapıldığı durumda; 10,000 TL’den 100,000 TL’ye kadar idari para cezası verileceği, 
  • Yine sayılanlar tarafından piyasada darlık yaratıcı piyasa dengesini ve serbest rekabeti bozucu faaliyetler ile tüketicinin mallara hukuka aykırı stok uygulamaları ile ulaşmasını engelleyenlere ise 50,000 TL’den 500,000 TL’ye kadar idari para cezası verileceği kararlaştırılmıştır. 
Son olarak; 6585 Sayılı Kanun’un ceza hükümlerini düzenleyen 18. maddesinde, hükmedilecek idari para cezalarına konu fiilin stokçuluk diğer kanunlarda daha ağır bir cezayı gerektirmediği taktirde uygulanacağı ifade edilmektedir. Nitekim, fiilin diğer kanunlarda daha ağır bir cezayı gerektirmesi halinde 6585 Sayılı Kanun uygulanmayacaktır.   Av. Tuğçe Aslan
İmar ve Gayrimenkul Hukuku, MAKALELER & MAHKEME KARARLARI
By Av. Mustafa Kemal Batur / 26 Ekim 2020

Kadastro Öncesi Haklar ve Tapu Tescil ve İptal

 
  1. Kadastro işlemi kısaca mülkiyet sınırlarının belirlenmesidir.
Medeni Kanun’un 718. maddesi ile taşınmaz mülkiyetinin içeriği düzenlenerek taşınmaz sayılan bağımsızın mülkiyet haklarının kapsamının devam hükümlerinde sınırların belirlenmesi ile tatbik edileceğini bildirilmiştir. İşbu hüküm kadastrosu yapılmış taşınmazlar nezdinde dikkate alınmakta olup, henüz kadastrosu yapılmamış durumlar için uygulama farklılık arz etmektedir. Nitekim, taşınmazların sınırlarını belirlemek, hukuksal durumlarını tespit etmek ve tapu sicilini kurmak amacıyla 3402 Sayılı Kadastro Kanunu kabul edilmiştir.  Kadastrosu ile sınırları belirlenmiş tapulu taşınmazlar cihetinde sınır esasen plana göre belirlenmekte ise dahi uygulamada arz ve planın birbirine uyumlu olmadığı görülmektedir. Zira Türk Medeni Kanun’un 719. maddesi uyarınca sınır tayininde kadastro planı karine olarak kabul edilmiş bunun sebebi ise arazi üzerine konulan işaretlerin tabi veyahut kasten yerinin değişebilmesinin mümkün olması ile ilgilidir. Ancak, taşınmaz maliki plandaki sınırın hatalı olduğunu iddia ettiği taktirde komşu malike husumet göstererek, sınır kaydının düzeltilmesini talep edebilmektedir. İlgililer buna ilişkin bir rıza göstermez ise 1025. madde ile düzenleme ile tescilin düzeltilmesini isteyebilecektir.   Yolsuz tescil Madde 1025- Bir aynî hak yolsuz olarak tescil edilmiş veya bir tescil yolsuz olarak terkin olunmuş ya da değiştirilmiş ise, bu yüzden aynî hakkı zedelenen kimse tapu sicilinin düzeltilmesini dava edebilir.
  1. Kadastro Kanunu Uyarınca Tapulu Taşınmaz ve Tapusuz Taşınmaz Ayrımı
Kadastro Kanunu’nda tapulu/tapusuz taşınmaz ayrımına gidilmiş olup zabıt defterine kayıtlı taşınmazların sınırlarının fiili zilyetliğe dayanması ve bu taşınmazların da sınırlarının kadastro ile belirlenerek sicile kaydettirilmesi uygun görülmüştür. Zabıt defterine kayıtlı olan taşınmazlar halk arasında osmanlı tapusu olarak adlandırılmış olup, Kadastro Kanunun 13. maddesi ile işbu taşınmazların tapu siciline kaydı sağlanmıştır.  Diğer yandan, tapusuz taşınmazların sicile kaydının mümkün olup olamayacağı sorusu akla gelmektedir. Nihayetten, tapusuz taşınmazların mülkiyetinin kazanımı olağanüstü zamanaşımı yoluyla mümkündür. Medeni kanununda olağanüstü kazanım; çekişmesiz ve nizasız 20 yıl müddet ile taşınmaza zilyet olan kişi taşınmaz mülkiyetinin sahibidir şeklinde düzenlenmiştir. Nitekim, bu koşulları gerçekleştirmiş hak sahipleri için kadastro işlemi henüz yapılmamış ise tescili talep için dava açma hakları haiz olup akabinde kadastro tespiti yapılmasını isteyebilirler. Ancak, olağanüstü zamanaşımı yoluyla taşınmaz mülkiyeti kazananların tapu kaydı sonrası mülkiyet karinesinden faydalanma hakkı bulunduğu belirtilse dahi, aşağıda yer verilen Yargıtay 16. Hukuk Dairesi olağanüstü kazanım yoluyla tapu iptal ve tescil davası cihetinde kadastro işlemi öncesindeki haklara dayanarak mülkiyeti kazanım koşulları oluşan cihetinde tapu tesciline karar vermiştir. 
  1. Kadastro Tespiti Sonrasında Özel Hukuk Kişileri Arasında Açılan Davada Husumet Taraf
Husumet yöneltilecek ve hukuka aykırı olarak tescil edilen taşınmaz malikinin bundan haberdar olmaması gibi iyi niyetli olduğu durumlarda aşağıda değerlendirileceği üzere farklı olasılıklar cereyan etmektedir. Nitekim taşınmazın kadastro tespiti akabinde sehven asıl hak sahibi dışında başka biri adına tescilini gerçekleşmesi halinde tapu siciline güven ilkesi gereği iyi niyetli 3. kişilere karşı yöneltilecek bu dava nezdinde lehe bir durumun meydana gelmesi mümkün değildir. Burada, kadastro tespiti yapılan taşınmazın özel mülkiyete konu veya özel mülkiyete konu olmayan taşınmaz olup olmamasına göre de ayrıma gidilecek olup tapu siciline güven ilkesi yalnızca özel mülkiyete elverişli taşınmaz için uygulanabilecektir. Nitekim, özel mülkiyete tabi olmadığı halde kütüğe bu şekilde kaydettirilmiş ise bu sicil kaydına güvenen kişilerin zararlarından 1007. Madde uyarınca devlet sorumlu olacaktır.    Sorumluluk  Madde 1007- Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur. Hülasa, tapu sicile güven ilkesi gereği 3. Kişilerin kötü niyetli taşınmaz iktisaplarında direkt yolsuz tescil davası açılabilecek olup taşınmazın mülkiyetini kazanan kişilerin iyi niyetli olması halinde ise bu davaya tapu siciline güven ilkesinin engel olacağı tartışmasızdır. Ancak, hak düşürücü süre içerisinde kadastro tespitinin hatalı yapılmasından dolayı hakkı mülga edilmiş ancak taşınmazın mülkiyetini elinde bulundurulan kişinin iyi niyetli olması halinde ne yapılacaktır? Bu durum ile karşılaşıldığı taktirde, iyi niyetli 3. kişiye başvurulamadığından, kadastro tespitinin adına yapılan kişiye yani 3. iyi niyetli kişiye devir yapana dava açılabileceği ifade edilmektedir. Ancak, bu kişiden de tazminin mümkün olamadığı durumlarda nihai olarak hazineye başvuru gerekecektir. Nitekim, hukuka aykırı olarak yapılmış bir kadastro işleminde hazinen sorumluluğuna gidilmesi ise belirli şartlara bağlanmıştır.  
  1. Kadastro Tespiti Sonucu Açılan Davalarda Hak Düşürücü Süre
Medeni Kanun’da tapuya tescilin yapılması sırasında kurucu unsurların eksik veyahut hatalı olması durumunda işbu tescilin düzeltilmesi amacıyla hak sahiplerine tapu iptal ve tescili davası açma hakkı tanınmıştır. Kadastro tespiti sonrasında hatalı işlemin düzeltilmesi amacıyla dava ikame edildiği taktirde davalı olarak mülkiyet karinesinden yararlanan kişi gösterilmelidir. İşbu davalı, taşınmaz maliki veyahut onun hak sahipleri olabilir. Kadastro Kanunun 12. Maddesinde kadastro tutanaklarının kesinleşme tarihinden itibaren 10 yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamayacağı ve dava açılamayacağı ifade edilmiştir. Bu nedenle, kadastrodan önceki bir hak iktisabı hasebiyle dava yoluna gidilmesi için öncelikle 10 yıllık hak düşürücü sürenin dikkate alınması gerekmektedir. Hak düşürücü süre yargılama aşamasında re’ sen mahkemece gözetilmektedir.
  1. Zarar ve Hazinenin Kusursuz Sorumluluğu
Kadastro işlemlerin hatalı yapılması dolayısıyla tutulan tapu sicil kayıtları cihetinde Medeni Kanun’un 1007. maddesi gereği devletin kusursuz sorumluluğu haksız fiil hükümlerinin kıyasen uygulanması ile tatbik edilecektir. Nitekim, Hazine nezdinde kusursuz sorumluluk gereği zararın tazmini için birtakım şartların birlikte gerçekleşmesi aranmıştır. Zararın oluştuğu somut olarak saptanmadıkça hazineye öncelikle olarak başvurulamamaktadır. Nihayetten, zararın doğma ihtimalinde hazinenin sorumluluğa gidilemeyecek olup bunun sebebi ise zararın önlenebilmesinin muhtemel olabileceğidir. Zararın önlenme olasılığı ise öğretide, öncelikle ayni hakkı mülga edilenin tapu iptal ve tescil davası açması olarak yorumlanmaktadır. Zararın önlenmesinin mevcut olduğu durumlarda ancak madde 1023. ile iyi niyet çerçevesinde hakları korunan kişilere karşı dava açılamayacağı düşünüldüğünde işbu davanın açılmasında hukuki yarar olup olmadığı hala tartışma konusudur. Diğer bir görüş, bu dava aleyhe sonuçlanacak olsa dahi ayni hakkı mülga edenin zararı ispat koşulu olarak öncelikle tapu iptal ve tescil davası açması gerektiği yönündedir. Uygulamada da ayni hakkı zedelenen kişinin zararını yeni mülkiyet sahibinden tazmin edemediği gerekçesi ile devletin sorumluluğuna gidebilmesinin koşulu olarak her ihtimalde tapu tescil ve iptal davası açtığı görülmektedir. Diğer bir husus ise, devletin sorumluluğunda haksız fiil zamanaşımı sürelerinin öngörüleceği ile ilgilidir. Türk Borçlar Kanunu haksız fiile ilişkin hukuki yola başvurusu süresini zararın öğrenildiği andan itibaren 2 ve her halükârda 10 yıl olarak sınırlandırmış ise dahi birçok AİHM başvurusu sonucu mülkiyet haklarının ihlali sebebiyle tazminat ödemek durumunda kalmış ülkemiz yargı sistemi son kararlarında devletin sorumluluğu ve mülkiyet ilişkisinden doğan davalara 10 yıllık genel zamanaşımı süresinin uygulanması gerektiğine dair kanaat oluşturmuştur. Nitekim, bu hakkın varlığını ve illiyet bağını ispat edebilen ayni hak sahibi husumeti Hazine’ye yönelterek dava ikame edebilecektir.   Av. Tuğçe Aslan
İmar ve Gayrimenkul Hukuku
By Av. Mustafa Kemal Batur / 27 Haziran 2020

Tapu Kaydının Düzeltilmesi – Tahsisi

TAPU KAYDININ TAHSİSİ (DÜZELTİLMESİ) Günümüzde birçok tapu işlemlerini gerçekleştirirken isim veya şekil noksanlığı ve hatası sebebi ile işlem neticelendirilmemektedir. Bunun sebebi, tapu sicil ve kütüklerinin el yazısı ile yazılmış olması, elektronik ortama aktarım yapılırken aparılan şekil yanlışlıkları ile Soyadı Kanunu kabulü öncesi isim benzerliklerinin oldukça yaygın olması nedeniyle ayırım noktasındaki sıkıntıların mevcudiyetinden kaynaklanmaktadır. Nitekim, Medeni Kanun’un 1024. Maddesi ile tescilin dayanağı olan kurucu unsurların eksik ve sakat olması gibi şekil noksanı hallerinde de yolsuz tescilin davasından ayrı olarak işbu hatanın giderilmesi amacıyla dava hakkı tanımıştır. Bu yöntemin adı "tapu kaydının düzeltilmesi - tahsisi" dir.
  1. Tescilin tapu memurunun yaptığı yanlışlık yüzünden yolsuz olması hali;
Medeni Kanun 1027. Maddesinde Düzeltme başlığı altında, tapu sicilindeki yanlışlığın mahkeme kararı ile düzeltilebileceğini belirtmiştir. Diğer yandan, tapu sicilinde yapılacak düzeltme salt bir yazım hatasından ve açıkça işlem sırasında yapılan bir adi yazım hatasından kaynaklanıyorsa, tapu müdürünce işbu husus re’ sen düzeltmeler sicilinde açıklanarak düzeltilebilir. Ancak, düzeltmenin varlığı adi yazım hatasını aşacak düzeyde ise tapu müdürü re ’sen bu işlemi yapamayacak olup, işlem için ilgililerin hepsinin rızası gerekecektir. Nitekim, bahse konu tapuların iktisap tarihlerinin yıllar öncesine dayanmış olması, el yazısının kullanılması gibi nedenler ile isim ve nüfus kayıtlarının harf hataları ile birbirine denkliği tartışmalıdır. Özellikle, tapu iptal ve tescili, vasiyetnamenin tenfizi gibi davalarda şekil şartlarının eksik olması nedeniyle tapunun tescili gerçekleştirilememektedir. Bu sebeple, uygulamada mahkeme kararı olmaksızın da yetkili tapu müdürlüğüne başvuru yapılarak, tapu tahsisi talep edilebilmektedir. Şöyle ki; Nitekim, 31.05.2016 tarihli Tapu Sicilinde Düzeltmelere İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Genelge ile tapu sicilindeki usul ve esaslara ilişkin esaslar düzenlenmiştir. Öncelikle, taşınmazın kayıtlı olduğu Tapu Müdürlüğüne başvurularak tapu sicil kaydının düzeltilmesi için hak sahibinin kimliğinin tespit edilmesi gerekir. Tapu müdürü, hak sahibinin tespiti için tapu sicilinde bulunan belgeleri, nüfus kayıtlarını, yazışmalar sonucu elde edilen belge ve bilgileri, varsa tanık ifadelerini birlikte değerlendirir. Dolayısıyla, kimlik bilgilerinin tespiti ile tapu sicilindeki hak sahibinin uyuşması akabinde isim düzeltilir. Nitekim, işbu tespitin yapılamaması hallerinde ise hak sahiplerine, tespiti kolaylaştırıcı belge ibraz etmeleri veya tanık getirmeleri için süre tanınmaktadır. İstemlerin yerine getirilmemesi halinde ise yine talep reddedilecektir. 
  1. İşlemin Mali Yönü
Tapu kütüğüne tescile tabi kimlik bilgilerinin düzeltilmesinden tapu harcı ve döner sermaye hizmet bedeli tahsil edilmektedir. Bu harç bedeli İstanbul şartlarında takriben 2.000,00 TL civarında olduğu görülmektedir. Avukatlık ortaklığımız tarafından devam olunan vasiyetnamenin tenfizi adlı davada isminin Nüfus ve Tapu kayıtlarında F**il**tin- F*dil**din- F*dil*ddin olarak yazılarak yapılmış imla hatalarının giderilmesi için mahkemece isin tahsisine karar vermiş olup, Tapu Müdürlüğü işbu tahsis işleminin gerçekleştirilmesi için vekaletnamede ‘’Tapu Müdürlüğünde tahsis işlemi yapılabilmesine dair...’’ ibaresi ile özel bir belge yetki aramaktadır. Ayrıca, hak sahibinin tapu ve nüfus müdürlüklerinde isimlerinin farklı olması halinde, hak sahibinin kimlik tespitine dair uhdenizde kanıtlayıcı belgenin olması taktirde işbu belge ile başvuruda bulunmanız yerinde olacaktır. Bahse konu bir belgenin tarafınıza olmaması halinde ise ilgili Tapu Müdürlüğü ilgili Nüfus Müdürlüğüne başvurarak, hak sahibinin nüfus kayıt dökümlerini isteyerek uyuşmazlığı çözümleyecektir.    Av. Tuğçe Aslan İletişime geçmek için tıklayınız
Genel Hukuk, İmar ve Gayrimenkul Hukuku
By Av. Mustafa Kemal Batur / 27 Haziran 2020

İştirak Halindeki Mülkiyetin Paylı Mülkiyete Çevrilmesi

 
  1. Elbirliği Mülkiyeti
Medeni Kanun’un 701. Maddesi ile açıklanan elbirliği mülkiyetinin tanımı, kanun veya kanunda öngörülen sözleşmeler uyarınca oluşan topluluk dolayısıyla, mallara birlikte malik olanlar olarak yapılmıştır. Devam maddesi olarak da ‘’elbirliği mülkiyetinde ortakların belirlenmiş payları olmayıp, her birinin hakkı ortaklığa giren malların tamamına yaygındır.’’ ifadesi ile elbirliği mülkiyetin yönetim şekli belirlenmiştir. İştirak halindeki mülkiyetin paylı mülkiyet e çevrilmesinde bu husulara dikkat edilmelidir. Medeni Kanunumuz elbirliği ortaklığın kurulmasını; karı koca mal rejiminden genel mal ortaklığı, aile malları ortaklığı, adi ortaklık olmak üzere 3 grupta toplamıştır. Tüm bunların kurulma şekillerinden farklı olarak yönetimi halinde, ortakların payları nezdinde tasarruf edebileceği bir pay söz konusu değildir. Yalnızca tasfiye halinde ortaklar paylarını paylaşmaktadır. Nitekim, aksi kararlaştırılmadıkça veyahut bir temsilci atanmadıkça gerek yönetim gerek tasarruf işlemleri için ortakların oybirliği ile karar vermeleri gerekmektedir. 
  1. Sona Erme Halleri
Elbirliği mülkiyeti malın devri, topluluğun dağılması veyahut paylı mülkiyete geçmesiyle sona ermektedir. 703. madde de düzenlenen bu hüküm gereği, malın oybirliği ile başkasına devri halinde veyahut rızaen paylı mülkiyete çevrilmesi ile ortaklığı sona erdirmek mümkündür. Miras ortaklığı dışında bir ortağın elbirliği mülkiyetinin paylı mülkiyete çevrilmesini dava etme hakkı ise düzenlenmemiştir.  Uygulamada iştirak halindeki mülkiyetin yansımaları ortaklığın tereke/mal/ortaklık için her halükârda birlikte hareket etme koşulu aramakta olup, bir orağa ayrıca tasarruf yetkisi vermemektedir. Nitekim, uygulama en sık rastlanılan husus ve makale konumuz olan miras ile intikal olunmuş ve bankaya yatırılmış veya miras bırakanın bankadaki bedeli hususunda ortaklığın yönetimi hakkındadır.  
  1. Miras bırakanın Bankadaki Parasının Ortaklara Paylaştırılması
Medeni Kanun’un 640. Maddesinde miras bırakanın ölümü ile birlikte paylaşmaya kadar mirasçılar arasında terekedeki bütün hak ve borçları kapsayan bir ortaklığın meydana geleceği, mirasçıların terekeye elbirliği ile sahip olacakları ifade edilmiştir. Nitekim, miras yoluyla intikal edilen veyahut miras bırakanın uhdesinde mevcut olunan paranın tasfiyesi noktasında pay sahibi mirasçının bankaya başvurup payını talep etmesi mümkün değildir. Günümüzde birçok vatandaş, ilgili payın uhdesine ödenmesi amacıyla paranın bulunduğu bankalara müracaat etse dahi, paranın ödenmemesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Bu sebeple, elbirliği mülkiyetinde ortakların payları her birinin hakkına yaygın olduğu kabul edildiğinden, Medeni Kanun’un 640. amir hükmü gereği de paydaşların tek başlarına tasarruf yetkisi kazanabilmeleri veya bedelin paydaşlarca ayrı ayrı paylaştırılabilmesi için ortaklığa ya temsilci atanması ya da ortaklığın paylı mülkiyete dönüştürülmesi gerekmektedir.  Yukarıdaki anlatımlarımıza ek olarak Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2006/19-552 E, 2006/589 K. sayılı kararı ile, miras ortaklığı nezdindeki tereke paylarının ayrılmaksızın ortaklığa ait olduğunu ve ortaklığın devamı halinde mirasçıların bağımsız payları olmadığını vurgulamış olup, banka cihetindeki paranın ödenmesi için ancak terekede pay sahibi mirasçıların birlikte bankaya başvurmaları veya temsilci ataması veyahut ortaklığın paylı mülkiyete döndürülmesi gerektiğini ifade etmiştir. Öte yandan, elbirliği halindeki mülkiyetin paylı mülkiyete dönüştürülerek, paydaşların payları oranında tasarruf etme yolunun açılması uygulama açısından kolaylık sağlayacağı kuşkusuzdur. Diğer türlü elbirliği mülkiyeti ile bankaya başvurulduğu taktirde banka talebi yerine getirmeyecektir.
1 4 5 6 7 8 24