Blog Son Yayınlar

Genel Hukuk, İdari Yargı
By Av. Mustafa Kemal Batur / 21 Nisan 2020

Kamulaştırılan Malın Geri Alınması ve Geri Alma Hakkı

2942 Sayılı Kamulaştırma Kanun’un amacı ve mahiyeti kamu yararının gerektirdiği hallerde gerçek veya tüzel kişinin mülkiyetinde bulunan taşınmazın belirli amaçlar ile idare tarafına geçmesidir. Nitekim, ilgili kanun uyarınca kamulaştırılacak taşınmazların hangi amaçlar cihetinde kullanılacağı kamu yararı kararı ile belirlenmesi zaruridir. Kanunun 22. Maddesinde, kamulaştırmanın kesinleşmesinden 5 yıl geçmedikçe, taşınmazın kamulaştırma amacına veya kamu yararına yönelik herhangi bir ihtiyaca tahsisinin gereği kalmaması halinde, bu hususun hak sahiplerine Tebligat Kanunları çerçevesinde duyurulacağını düzenlemiştir. Ancak bu süre geçmemesine rağmen duyurulmayan, uzun yıllar geçmesine karşın kamulaştırılan taşınmaz üzerine herhangi bir tesisat/işlem yapılmayan, âtıl olarak bırakılmasına seyirci olunan veya kamulaştırma amacına aykırı hareket edilen haller için mal sahiplerine bu kanun kapsamında taşınmazı geri alma hakkı tanınmıştır. Nitekim, kanunun 23. maddesinde Mal Sahibinin Geri Alma Hakkı başlığı altında düzenlenen bu husus, taşınmazın mal sahibi tarafından geri alınmasını birtakım şartlara bağlamıştır. Ayrıca 23. maddenin 4. fıkrası, kamulaştırılan taşınmazların bir bütün olarak değerlendirileceğini, ayrı ayrı değerlendirilmeye tabi olmadığını ifade ettiğinden, mal sahibi taşınmazı geri alma hakkını öne sürmeden önce, aynı işlem ile kamulaştırılan taşınmazların bir bütün olarak değerlendirilerek, ilgili şartların tüm taşınmazlar yönünden sağlandığına dikkat etmesi gerekmektedir.  İlgili şartlar; Madde 23 ‘’Kamulaştırma bedelinin kesinleşmesi tarihinden itibaren beş yıl içinde, kamulaştırmayı yapan idarece veya 22 nci maddenin dördüncü fıkrası uyarınca devir veya tahsis yapılan idarece; kamulaştırma ve devir amacına uygun hiç bir işlem veya tesisat yapılmaz veya kamu yararına yönelik bir ihtiyaca tahsis edilmeyerek taşınmaz mal olduğu gibi bırakılırsa, mal sahibi veya mirasçıları kamulaştırma bedelini aldıkları günden itibaren işleyecek kanuni faiziyle birlikte ödeyerek, taşınmaz malını geri alabilir.’’ Aynı amacın gerçekleşmesi için birden fazla taşınmaz mal birlikte kamulaştırıldığı takdirde bu taşınmaz malların durumunun bir bütün oluşturduğu kabul edilerek yukarıdaki fıkralar buna göre uygulanır.  
  • Kamulaştıra bedelinin kesinleşmesi gerekmektedir.
Kamulaştırma işlemi için tesis edilen veyahut taraflarca anlaşılan kamulaştırma bedelinin kesinleşmesi itibari ile 5 yıllık hak düşürücü süre başlamaktadır. Diğer bir önemli bir husus, kamulaştırma işleminin yapılması ve kamulaştırma bedelinin kesinleşmesinden sonra 5 yıllık bekleme süresinin dolması akabinde malın geri alınmasına dair dava 1 yıl içerisinde açılmalıdır, bu süreler içerisinde dava açılmadığı taktirde dava açma hakkı düşmektedir.  
  • Taşınmazın kamu yararı için belirlenen kamulaştırma sebebi ortadan kalkmış olması veya amacın gerçekleştirilememiş olması gerekmektedir.
İşbu madde uyarınca, kamulaştırılan taşınmazın geri alma hakkının gündeme gelebilmesi için öncelikli olarak kamulaştırılan taşınmaz nezdinde belirlenmiş olan kamu yararına tesis edilen amacın ortadan kalkması gerekmektedir. Daha açık bir anlatımla, kamulaştırılan taşınmazın kamulaştırma amacının yerine getirilmemesi lazım gelmektedir. Kamu yararı hakkında belirtilen sebep ortadan kalktığı taktirde kamulaştırılan taşınmazın maliki taşınmazını geri almak amacıyla hak iktisap edebilecektir.  
  • Taşınmaz malın olduğu gibi bırakılması gerekmektedir.
İlgili şart, Yargıtay kararlarında ve öğretide birçok yönden farklı yorumlanarak başkaca uygulamalara sebebiyet vermiştir. Nitekim, taşınmaz malın olduğu gibi bırakılması; taşınmazın üzerinde kamulaştırma amacıyla ilgili olarak hiçbir işlem veya tesisat yapılmaması hali olarak yorumlanmaktadır. Taşınmazın kamulaştırılması için belirlenen sebep haricinde başkaca bir kamu yararına yönelik ihtiyacın karşılanması halinde ise kamu yararının ortadan kalktığı söylenemeyecektir. Öte yandan, kamu yararı doğrultusunda birden fazla taşınmaz kamulaştırılmış ise, taşınmazların hiçbiri üzerinde işlem ve tesisat yapılmaması, kamulaştırma bedelinin tüm taşınmazlar için kesinleşmiş olması gerekmektedir. Ayrıca, 5 yıllık hak düşürücü süre kamulaştırılan taşınmazlardan kesinleşme tarihi en son olanın tarihinin dikkate alınması ile başlamaktadır.  
  • Ödenen kamulaştırma bedelinin faizi ile birlikte iade edilmesi gerekmektedir.
Taşınmaz maliki için düzenlenmiş bu şart kapsamında, kamulaştırma bedelinin faizi ile birlikte iade edilmesi öngörülmüştür. Kamulaştırma bedelinin iadesi ile malı geri alma hakkını talep edecek olan taşınmaz maliki için belirlenmiş faiz noktasında ise Yargıtay kamulaştırma tarihindeki bedel üzerinden ödenmesi gerektiğine yönelik kararlar da ortaya koymuştur.   Kamulaştırılan Taşınmaz Üzerinde Mücbir Sebepler ile İşlem veya Tesisat Yapılamaması Nitekim, kamu gücü vasıtasıyla elde edilen taşınmazın kamulaştırma sebebinin gerçekleştirilmemesi veya kamu yararına uygun başkaca bir amaç ile kullanılmaması halinde ve yukarıdaki şartlar sağlandığı taktirde dava açma hakkı gündeme gelmektedir. Ancak, öğretide en çok tartışma konusu olan husus taşınmaz malın olduğu gibi bırakılması ile ilgilidir. Kamulaştırılan taşınmaz nezdinde gerçekleştirilen işlem ve tesisatın doğal afet vb. mücbir sebepler ile devam ettirilememesi, durdurulması veyahut işlemlerden vazgeçilmesi noktasında taşınmazın malın geri alınması söz konusu olabilir mi? İlgili konu öğretide mülkiyet hakları çerçevesinde değerlendirilmiş ise dahi eski Yargıtay içtihatlarında kanunun lafzına yönelik uyulama geliştirildiğini görmekteyiz. Nitekim, taşınmaz malın olduğu gibi bırakılması kavramı uygulamada tam anlamıyla kamu yararı amacıyla hiçbir işlemin tesis edilmemesi gerektiği yönündedir. Velhasıl, bu amaç ile yapım veya yıkım işlemlerine başlanması ancak amacın gerçekleşmemesi hali malikin geri alma hakkını ortadan kaldırmaktadır. Kaldı ki, işlem, tesisat veya tahsisine başlayan ancak mücbir sebepler dahilinde kamulaştırılma amacı icra edilemeyen taşınmazın olduğu gibi bırakılamadığından ötürü malike geri alma hakkının tanınmaması mülkiyet hakkına aykırılık teşkil etmektedir. Bu sebeple, işbu durumun güncel somut duruma göre değerlendirilmesi gerektiğini dermeyan etmek yanlış olmayacaktır. Nitekim, özel mülkiyete konu taşınmaz cihetinde kamu yararı kararına aykırı bir durum ile belli bir süre içinde uygun tahsisin gerçekleştirilmemesi halinde idarenin tekelinde tutulmamasını gerektirecek mahiyet ortadan kalktığından somut olay şartlarının sağlanması ile bu olgu çerçevesinde geri alma hakkını mülkiyet sahip yöneltmelidir.  Uygulamada rastlanan bir diğer konu ise, taşınmazın kamulaştırma sebebinin ortadan kalkmış olduğu durumlarda idare tarafından başkaca tüzel veya gerçek kişilere satışının gerçekleştirilmesi halidir. Aynı hak düşürücü süre içerisinde, kamulaştırma sebebi ortadan kalkmış veyahut hiçbir işlem yapılmamış taşınmazın 3. Gerçek veya tüzel kişiye devredilmesinden dolayı ödenen bedelin taşınmaz mal sahibine ödenen bedel ve faizinden yüksek olması halinde, zararın tazmini amacıyla işbu farkın talep edilebilmesi de ayrıca mümkündür. Son olarak, 1164 Sayılı arsaların aşırı fiyat artışlarını önlemek üzere tanzim alış ve satışı yapmak; konut, sanayi, eğitim, sağlık ve turizm yatırımları ve kamu tesisleri için arazi ve arsa sağlama amacıyla tatbik edilen Arsa Üretimi ve Değerlendirilmesi Hakkında Kanun uyarınca ve Cumhurbaşkanınca kabul olunan, büyük enerji ve sulama projeleri ile iskan projelerinin gerçekleştirilmesi, yeni ormanların yetiştirilmesi, kıyıların korunması ve turizm amacıyla yapılacak kamulaştırmalarda, taşınmaz maliklerine geri alma hakkı tanınmamaktadır. İşbu Mal Sahibinin Geri Alma Hakkına ilişkin, Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin 12.12.2009 tarihli 2009/10887 E. 11926 K. sayılı kararı ile kamu amacına aykırı bir şekilde kamulaştırma tarihinden itibaren hiçbir işlem/ tesisat yapılmadığı gerekçesi ile taşınmazın geri verilmesi talebine karşılık olarak dava süresi içerisinde açılmadığından davanın reddine karar veren ilk derece mahkemesi kararını onamıştır. İlgili karar şöyledir;  “Elazığ ili merkez Zafran mahallesi Yedigöze mevkii Cilt:2, Parsel:220, Sayfa.216 da kayıtlı susuz tarla niteliğindeki taşınmazın 04/08/1983 tarihinde davalı Fırat Üniversitesi tarafından kampus inşaatı ve eğitim amaçlı olarak kamulaştırıldığını, Kamulaştırma tarihinden bu güne kadar hiç bir işlem ve tesisat veya tahsisat yapılmadığını ve kamulaştırmanın amacına ulaşmadığını, müvekkilinin Mersin ilinde ikamet ettiğini geçtiğimiz günlerde Elazığ'a gezmek amacıyla geldiğinde piknik yapmak için taşınmazın bulunduğu yere gittiklerinde bu durumu görmüş ve Kamulaştırma Kanununun 23 üncü maddesindeki " Geri alma Hakkını " kullanmak amacıyla bu davayı açtığını belirterek Kamulaştırma Kanununda belirtilen kamulaştırma bedelinin ödendiği tarihten itibaren isleyecek yasal faizi karşılığında geri alma hakkının kullanacağını belirttiğini, bu bedelin tespiti halinde ödeyip taşınmazı geri almak istediklerini talep ettikleri davada; Mahkememizde açılan dava Kamulaştırma Kanunu’nun 23. maddesindeki mal sahibinin geri alma hakkına dayanmaktadır. Bu madde gereğince Kamulaştırılan taşınmazın mal sahibi tarafından geri alınması için kamulaştırma bedelinin kesinleşmesi tarihinden itibaren 5 yıl içerisinde, kamulaştırmayı yapan idarece kamulaştırma amacına uygun hiç bir işlem veya tesisat yapılmaz veya kamu yararına yönelik bir ihtiyaca tahsis edilmeyerek taşınmaz mal olduğu gibi bırakılırsa mal sahibi taşınmaz malını geri alabilir, aynı maddenin 2. fıkrasında ise hakkın doğmasından itibaren 1 yıl içerisinde kullanılmayan geri alma hakkının düşeceği düzenlenmiştir. Dava konusu taşınmazın kamulaştırma işleminin ve kamulaştırma bedelinin 1982-1983 yılında kesinleştiği hususu ihtilafsızdır. Diğer yandan kamulaştırma işlemi başka parselleri de kapsadığından, tüm parsellerin kesinleşme tarihleri mahkememizce araştırılmış ve en son parselin kesinleşme tarihinin 10.03.1998 olduğu anlaşılmıştır. Bu durumda 1 yıllık dava açma süresi bu tarihten itibaren başlaması gerekir. Mahkememizde açılan dava ise bu tarihten çok sonra 27.03.2007 tarihinde açılmıştır. Bu nedenle hak düşürücü süre içerisinde açılmayan davanın reddine, karar verilmesi gerekmiştir”    Av. Tuğçe Aslan
Ceza Hukuku, Tüketici Hukuku
By Av. Mustafa Kemal Batur / 21 Nisan 2020

İkinci El Araç Satışı ve Galeri ile Eksperin Sorumluluğu

İkinci el motorlu araç satış pazarının ülkemizde oldukça yaygın olması ve bu satışların sonuçlarında alıcı ve satıcı arasında birçok hukuki ihtilaf çıkmaktadır. Alıcı ile satıcı arasında ki hukuki sürecin nasıl yürüyeceği ise en merak edilen konuların başında gelmektedir. Öncelikle, ikinci el motorlu araç alım ve satımında, satıcının bu işle iştigalinin ticari olup olmaması alıcının haklarının Borçlar Hukuku veya Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun yönünden irdelenmesine sebebiyet verecektir. Nitekim, Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun her türlü tüketici işleminin korunması amacıyla tüketiciye yönelik uygulamaları kapsayarak, satıcının ticari ve mesleki gaye ile gerçekleştirmiş eylemleri cihetinde alıcının tüketici olduğu kabul edilecektir. Diğer yandan, satıcının ticari ve mesleki gaye gütmediği durumlarda ise ihtilaf Borçlar Kanunu hükümleri uyarınca çözümlenecektir. İkinci El Motorlu taşıtların ticaretine dair 30331 Sayılı Yönetmelik düzenlenmiş olup, tacirler arasındaki ikinci el satışı bu yönetmelik kapsamında bırakılmıştır.  Uygulamada birçok tüketici aracın ekspertiz incelemesini talep etmekle birlikte günümüz itibari ile ticaret ile iştigal etmeyen şahıslar için bu hususun zorunluluk teşkil etmemesi sebebiyle ekspertiz incelemesi yapılmaksızın da araç satın alınabilmektedir. Ancak, ikinci el araç satışına ilişkin İkinci El Motorlu Kara Taşıtlarının Ticareti Hakkında Yönetmelik uyarınca ikinci el motorlu kara taşıtlarının ticareti ile iştigal eden, tacir, esnaf ve sanatkârlar için aracın satışının gerçekleştirilmesi için ekspertiz raporunun alınması zaruri kılınmıştır. 1 Nisan 2019 tarihinde yürürlüğe giren uygulama uyarınca, işbu tarihten itibaren yapılacak satış işlemlerinden önce TSE (Türk Standartları Enstitüsü) hizmet yeterlilik belgesine haiz firmalardan araç nezdinde eksper raporu alması gerekmektedir. Ekspertiz raporu MADDE 14 – (1) (Değişik: RG-8/9/2018-30529) Yetki belgesine sahip işletme tarafından ikinci el otomobil veya arazi taşıtı satışından hemen önce ekspertiz raporu alınır ve raporun bir nüshası satış esnasında alıcıya teslim edilir. Ekspertiz raporunun ücreti, satış işleminin alıcıdan kaynaklanan bir nedenle gerçekleşmemesi durumunda alıcı, diğer hallerde yetki belgesine sahip işletme tarafından ödenir.   Nitekim, ekspertiz incelemesi yapılmış olsa dahi, ekspertiz raporunda belirtilmemiş ayıplar çıkmaktadır. İşbu ayıplara karşı alıcı, araçta meydana gelen ayıpları makul süre içerisinde satıcıya bildirme külfeti altındadır. Ekspertiz incelemesi yapılan aracın ekspertiz raporunda belirtilmemiş bir ayıp çıkması halinde ise ekspertiz şirketinin de ayrıca sorumluluğu doğacaktır. Her ne kadar ikinci el ticareti ile uğraşanlara eksper raporu alındırılması zorunlu kılınmış olsa dahi yönetmelikte,
  • 8 yaş üstü ve 160.000 km üzerindeki araçlar için ekspertiz raporunun alındırılması zorunluluğu şart kılınmamıştır.
Yönetmelik kapsamında alınması zaruri ekspertiz raporunda taşıtın motor, şanzıman, tork konvektörü, diferansiyel ve elektrik sistemi için herhangi bir arıza veyahut sorun olduğu yazılmamış ise de galerinin sorumluluğubu tür sorunlar yönetmelikte garanti kapsamına alınarak ayıplı kabul edilmektedir. Bu sebeple, satış tarihinden itibaren 3 ay veya 5.000 km’ye kadar bu tür ayıplar garanti kapsamında olup, azami 30 gün içinde işletme tarafından giderilmek zorundadır. Garanti süresi bittikten sonra meydana gelen arızılar için, alıcı işletmeye arızayı makul süre içerisinde bildirerek, Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanunda belirtili seçimlik haklarından yararlanabilecektir. Yönetmeliğin 14. maddesinin 5. fıkrasında ekspertiz raporunu düzenleyen kişilerin taşıtın gerçek durumunun yansıtılmamasından dolayı meydana gelecek durumlarda sorumlu olduğunu belirtmesi eksper firmalarının hukuki ve cezai durumlarını meydana getirmektedir. Bu sebeple, tüketici ekspertiz raporunda arıza belirtilmemiş olmasına karşın esasen taşıtta arızanın olması durumlarında işletmeye yöneltilecek seçimlik hakları dışında ayrıca ekspertiz firmaya zararın giderilmesi talebinde bulunabilecek olup, nitelikli dolandırıcılıktan ötürü de suç duyurusunda bulunabileceği kuşkusuzdur. Nitekim gizli ayıplar haricinde, satış tarihinde ekspertiz raporunda belirtilen arıza ve hasarlar, aracın olağan kullanımı veya hatalı kullanımı sebebiyle meydana gelen kayışlar vb. haller, bakım ve muayene yapılmadığı gerekçesiyle meydana gelen hasarlardan ötürü satıcının sorumluluğu meydana gelmeyecek olup bu tür arıza ve hasarların yönetmelik kapsamı dışında bırakıldığı kararlaştırılmıştır.    Peki Galerinin Sorumluluğunda Olan Gizli Ayıp Halinde Tüketicinin Seçimlik Hakları Nelerdir? Ayıbın garanti kapsamı süresi bittikten sonra ortaya çıkmış olması halinde tüketici satıcıya yazılı veya şifahi yol ile bildirimde bulunarak, kanunda belirtilen seçimlik haklarından yararlanabilir. Dolayısıyla, tüketici dilerse, 
  1. Aracın Ücretsiz Onarımı
  2. Ayıp Oranında Bedel İndirimi İsteme
  3. Aracın Değiştirilmesini
  4. Aracın iadesi ile Sözleşmeden Dönme haklarından birini kullanabilir. Kullanılan tercihin satıcı tarafından yerine getirilmesi zorunludur. 
Tüketici, seçimlik ayıbı ve seçimlik hakkını satıcıya bildirmesine rağmen, satıcı bu yükümlülüğü yerine getirmezse genel mahkemelerde dava ikame edilebilecektir.    Av. Tuğçe Aslan
Ceza Hukuku
By Av. Mustafa Kemal Batur / 21 Nisan 2020

5549 Sayılı Kanun ve 19/A maddesi ile Hesaba Bloke

  1. 5549 Sayılı Kanun’un Kabulü ve MASAK
Suç örgütlerince hukuka aykırı yollar ile iktisap edilen paranın kaynağının meşru gösterme faaliyeti karapara aklama olarak addedilmiş olup hukuk sistemimizde buna ilişkin birçok kuruma yetki tanınarak önleme faaliyetleri sürdürülmektedir. Nitekim, 11.06.2006 tarihinde suç gelirlerinin aklanmasının önlenmesi amacıyla Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanun kabul edilmiştir. Bu kanun uyarınca, Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığı (MASAK) kurularak, spesifik olarak suç gelirlerinin aklanmasına ve terör finansmanına yönelik şüpheli faaliyetlerin araştırılması hedeflenmiştir.   
  1. Yükümlüler ve Şüpheli İşlemin MASAK’a Bildirilme Zorunluluğu
5549 Sayılı Kanun’da aklama suçuna TCK’nın 282. maddesine atıf yapılması ile yer verilmiştir. Nitekim MASAK tarafından soruşturulacak husus esasen TCK uyarınca düzenleme altına alınmış olup işbu kanun dışılıkla mücadele için ayrıca yetkilendirilen Mali Suçları Araştırma Kuruluna, kanunda belirtilen yükümlüler tarafından şüpheli işlem veya eylemler bildirilecektir. MASAK’a bilgi verme yükümlülüğünde bulunan kurum ve kuruluşlar ise Suç Gelirlerinin Aklanmasının ve Terörün Finansmanının Önlenmesine Dair Tedbirler Hakkında Yönetmeliğin 4. maddesinde sırasıyla sayılmış olup bankalar da işbu yükümlülerin başında gelmektedir. Bilhassa yükümlüler tarafından veya yükümlüler aracılığıyla yapılmaya veya yapılmaya teşebbüs edilen; örneğin uzun süredir pasif hesaba yüklü miktar para girişi veya sık para transferi gibi işlemlerin şüpheli olduğunun tespit edilmesi halinde MASAK’a bildirim yapılması zorunlu kılındığından, bankalar bu işlemi tespit ettiği taktirde, şüphenin doğumundan en geç 10 iş günü içinde MASAK’a bildirmek zorundadır.  1Madde 282. Alt sınırı altı ay veya daha fazla hapis cezasını gerektiren bir suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini, yurt dışına çıkaran veya bunların gayrimeşru kaynağını gizlemek veya meşru bir yolla elde edildiği konusunda kanaat uyandırmak maksadıyla, çeşitli işlemlere tâbi tutan kişi, üç yıldan yedi yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. 2 Bankalar, bankalar dışında banka kartı veya kredi kartı düzenleme yetkisini haiz kuruluşlar(..) 3 Bkz: Yön. Madde 28/2.   
  1. MASAK tarafından Hesaba Konulan Bloke 
5549 Sayılı Kanun’un 19/A maddesi uyarınca, kanunda sayılan yükümlüler nezdinde, örneğin bankada veya banka aracılığı ile yapılmış/işleme devam olunan yasa dışı bahis ile elde hukuka aykırı geliri aklama veya teröre finansman suçu ile ilişkili olduğuna dair şüphenin mevcut olması akabinde MASAK’a bildirim yapıldıktan sonra işlemin analizi veya yetkili Cumhuriyet Başsavcılığına intikalini sağlamak amacıyla 7 gün itibari ile işlemler askıya alınabilmektedir. Nitekim, aynı kanunun 17. Maddesinde de el koyma düzenlenmiş olup, aklama ve terörün finansmanı suçunun işlendiğine dair kuvvetli şüphe bulunan hallerde de malvarlığı değerlerine el konulabileceği düzenlendiğinden, işbu şüphenin varlığı halinde uygulamada MASAK tarafından hesaba bloke konulduğu görülmektedir. Her ne kadar kanunda askıya alınma tarihinin 7 gün olduğu ifade edilmiş ise dahi günümüz uygulamasında bloke işlemi daha uzun bir vadeye yayıldığı tartışmasızdır. MASAK tarafından bloke işlemi uygulaması ile devam olunan soruşturma neticesinde TCK kapsamında nitelendirilen bir suç oluştuğunun tespit edilmesi ile Cumhuriyet Başsavcılığına bildirimde bulunacaktır.   
  1. Hesaba Konulan Blokenin Kaldırılması ve İtiraz
MASAK tarafından hesaba konulan blokenin kaldırılması amacıyla mağdur veya şüpheli kuruma başvurarak bilgi verilmesini ve blokenin kaldırılmasını talep etmektedir. Nitekim, suç gelirlerinin aklanması ve terörün finansmanın önlenmesi amacıyla soruşturmanın gizli yürütüldüğü sebebiyle MASAK ve bahse konu banka bilgi vermekten kaçındığından birçok vatandaşın hesaplarındaki bloke ya kaldırılmamaktadır ya da kaldırılması uzun sürmektedir.   Av. Tuğçe Aslan   Bilgi alma ve bloke kaldırma işlemlerinin detayları için bize ulaşabilirsiniz.    
Genel Hukuk
By Av. Mustafa Kemal Batur / 12 Nisan 2020

Kira Sözleşmesinin Sona Ermesi ve Kiralananın Tahliyesi

  Kira sözleşmesi, kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanmayla birlikte ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği sözleşmedir.  Türk Borçlar Kanunu madde 327 ve devamındaki genel hükümlere göre kira sözleşmeleri şu şekilde sona erebilir:
  • Sözleşmede bir süre belirlenmişse, sürenin sona ermesi ile kira sözleşmesi kendiliğinden sona erer. Taraflar bir anlaşma yapmadan kira ilişkisini sürdürürlerse, kira sözleşmesi belirsiz süreli sözleşmeye dönüşür. 
  • Bir diğer fesih türü olağanüstü fesihtir. Kanunda önemli sebepler, kiracının iflası ve kiracının ölümü  olağanüstü fesih sebepleri olarak sayılmıştır. Taraflardan her biri, kira ilişkisinin devamını kendisi için mümkün olamayacağı pek önemli sebeplerin varlığı halinde kanundaki bildirim süresine uyarak sözleşmeyi sona erdirebilir. Örneğin, atama veya görev yeri değişikliği gibi sebeplerle başka bir şehre taşınması gereken kişiler için bu durum önemli bir sebep olabilir. İler sürülen sebeplerin olağanüstü fesih sebebi olup olamayacağını hakim takdir eder. Kiracının ölmesi halinde, mirasçıları, fesih bildirim sürelerine uygun olarak sözleşmeyi sona erdirebilir.  
KONUT VE ÇATILI İŞYERİ KİRA SÖZLEŞMELERİNİN SONA ERME BİÇİMLERİ Türk Borçlar Kanunu Madde 339 : (1) Konut ve çatılı işyeri kiralarına ilişkin hükümler, bunlarla birlikte kullanımı kiracıya bırakılan eşya hakkında da uygulanır. Ancak bu hükümler, niteliği gereği geçici kullanıma özgülenmiş taşınmazların altı ay ve daha kısa süreyle kiralanmalarında uygulanmaz.                 (2) Kamu kurum ve kuruluşlarının, hangi usul ve esaslar içinde olursa olsun yaptıkları bütün kira sözleşmelerine de bu hükümler uygulanır. Hükme bakıldığında konut ve çatılı işyerlerinin uygulama alanının belirlendiği görülüyor ancak kanunda ‘konut ve çatılı işyeri’ teriminin neyi kastettiği belirtilmemiştir. Zaten konutun niteliği gereği belli bir koruma sağlaması ve çevresel etkilere karşı koruyucu bir özelliğinin bulunması gerekir. Taşınır eşya şeklindeki çadır, baraka, karavan gibi eşyaların da konut olarak nitelendirilmemesi genel olarak kabul edilen görüştür. Bir oda kirasının konut kirası sayılması mümkündür Çatılı işyerine ilişkin ise özellikle işyeri olarak kullanılıyor olması aranır. Türk Borçlar Kanunu’nun 347-356. Maddelerinde konut ve çatılı işyeri kiralarında sözleşmenin sona ermesine ilişkin hükümler yer almaktadır. Bu maddelere göre konut çatılı işyeri kira sözleşmeleri bildirim veya dava yani tahliye yoluyla sona erdirilebilir. 
  • Konut ve çatılı işyeri kiralarında sözleşme belirli bir süre için yapılmışsa kiracı, öngörülen sürenin bitiminden en az 15 gün önce bildirimde bulunmak şartıyla sözleşmeyi sona erdirebilir. Herhangi bir bildirimde bulunmaz ise sözleşme aynı koşullarla 1 yıl için uzatılmış sayılır. Kiraya veren, sözleşme süresinin bitimine sebep göstererek sözleşmeyi sona erdiremez. Ancak, 10 yıllık uzama süresi sonunda (yani sözleşme sona erdiği tarihten itibaren 10 uzama yılı) kiraya veren, uzayan her yılın bitiminde en az 3 ay önce bildirimde bulunmak koşuluyla, sözleşmeyi sona erdirebilir.
  • Belirsiz süreli kira sözleşmelerinde ise kiracı her zaman, kiraya veren ise kira ilişkisinin başlangıcından 10 yıl geçtikten sonra genel hükümlere dayanarak (kiracının temerrüdü, kiracının özenle kullanma ve komşulara saygı gösterme borcunu ihlali, önemli sebeplerle veya kiracının iflası nedeniyle olağanüstü fesih halleri) fesih bildirimi ile sözleşmeyi sona erdirebilirler. 
  • Fesih bildirimi mutlaka yazılı şekilde yapılmalıdır. 
  KİRALANANIN TAHLİYESİ  Kiralananın tahliyesine ilişkin sebepler kanunda sınırlı olarak sayılmıştır. Bu sebepler kiracı ve kiraya veren yönünden ayrı ayrı ele alınmıştır. Kiraya veren kira sözleşmesini; 1. Kiralananı kendisi, ailesi veya bakmakla yükümlüğü olduğu diğer kişilerin gereksinimi için kullanma zorunluluğu varsa 2. Kiralananın yeniden inşası için esaslı onarım yapılması gerekiyor ve bu süreçte kullanımı imkansızsa,  Dava açarak sözleşmeyi sona erdirebilir.   Kiralananı sonradan satın alan yeni malik, onu kendisi veya ailesinin gereksinimi için kullanma zorunluluğu varsa tahliye davası açabilir.    YARGITAY KARARLARI Yargıtay 6. Hukuk Dairesi 2015/3643E. 2016/537K.   “..Taraflar arasındaki çatılı yere dair yapılan kira sözleşmesinin 01.07.2000 başlangıç tarihli ve iki yıl süreli olduğu, kira sözleşmesinin süre sonunun 31.06.2002 tarihi olduğu, 10 yıllık uzama süre sonunun ise 31.06.2012 tarihi olduğu anlaşılmaktadır. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girmiş olup yürürlük tarihinde 10 yıllık uzama süresi dolduğundan Türk Borçlar Kanunu 347. maddesinin taraflar yönünden uygulanabilirliği 6101 Sayılı Kanun’un geçici 2. maddesi uyarınca 01.07.2014 tarihinde başlamaktadır. Buna göre davacı kiralayanların 01.07.2014 tarihinden en az 3 ay öncesinde yani 01.04.2014 tarihinde kiracıya ulaşmak üzere ihtarname göndermesi gerekmektedir”  Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2017/7129E. 2017/17713K. ‘..Davacı 24.03.1994 başlangıç tarihli sözlü kira sözleşmesine dayanarak TBK' nun 347. maddesi gereğince sözleşmenin sona ermesi sebebiyle tahliye isteminde bulunmuştur. Davalı sözleşmenin başlangıcına karşı çıkmamıştır. Bu durumda uyuşmazlığın TBK' nun 347/2 maddesinde düzenlenen belirsiz süreli kira sözleşmesinin sona ermesi hükümlerine göre çözümlenmesi gerekir. TBK' nun 347/2. maddesi maddesi gereğince belirsiz süreli kira sözleşmelerinde, kiracı her zaman, kiraya veren ise kiranın başlangıcından on yıl geçtikten sonra, genel hükümlere göre fesih bildirimiyle sözleşmeyi sona erdirebilir. Davacı tarafından davalıya gönderilen 05.01.2015 tarihli ihtarı davalıya 09.01.2015 tarihinde tebliğ edilmiş dava ise 23.10.2015 tarihinde açılmıştır. TBK' nun 328/son maddesinde;"Sözleşmede veya kanunda belirtilen fesih dönemine veya bildirim süresine uyulmamışsa, bildirim bir sonraki fesih dönemi için geçerli olur." düzenlemesi bulunmaktadır. Bu durumda davalıya 09.01.2015 tarihinde tebliğ edilen ihtar TBK' nun 328/son maddesi uyarınca bir sonraki fesih dönemi için geçerli olacağından, fesih bildiriminin altı aylık kira döneminin sonu için üç aylık fesih bildirim süresine uyularak yapıldığı ve davanın süresinde açıldığı anlaşılmakla işin esasının incelenmesi gerekirken, davanın süre yönünden reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.   Beyzanur Kılıç / Batur Bölükbaşı
Yabancı ve Vatandaşlık Hukuku
By Av. Mustafa Kemal Batur / 12 Nisan 2020

Tanıma – Tenfiz Nedir ve Ülkemiz Yasalarında Şartları Nelerdir?

  Tanıma tenfiz davası, yabancı ülke mahkemesinde verilen bir kararın ülkemizde de geçerli olabilmesi için açılan dava türüdür. Bu davayı açmadan yabancı ülke mahkemesinden alınan kararın Türkiye’de geçerliliği olmaz.  Maddi ve şekli anlamda kesin hüküm teşkil eden yabancı mahkeme kararları için tanıma tenfiz yapılabilir.    TENFİZ Tenfiz , yabancı bir mahkeme kararının icrai etkilerinin ülkemizde icra edilebilmesi demektir.  Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun  Tenfiz Kararı MADDE 50 – (1) Yabancı mahkemelerden hukuk davalarına ilişkin olarak verilmiş ve o devlet kanunlarına göre kesinleşmiş bulunan ilâmların Türkiye'de icra olunabilmesi yetkili Türk mahkemesi tarafından tenfiz kararı verilmesine bağlıdır.                                                 (2) Yabancı mahkemelerin ceza ilâmlarında yer alan kişisel haklarla ilgili hükümleri hakkında da tenfiz kararı istenebilir. Hukuki yararı bulunan herkes tenfiz talebinde bulunabilir. Tenfiz istemine ilişkin dilekçede kararın verildiği devlet ve mahkemesi, karar numarası, kararın özetine ilişkin bilgiler yer almalıdır. Kararın tamamı değil de bir kısmının tenfizi isteniyorsa tenfizi istenilen kısım açıkça belirtilmelidir.    Tenfiz Kararında Görevli ve Yetkili Mahkeme  Tenfiz kararlarında görevli mahkeme asliye hukuk mahkemeleridir. Yetkili mahkeme ise, kişinin Türkiye’deki yerleşim yeri mahkemesidir. Kişinin Türkiye’de yerleşim yeri yoksa Ankara, İstanbul, İzmir mahkemelerinden birinden tenfiz istenebilir.    TENFİZ ŞARTLARI:  1. Mütekabiliyet Şartı (Yani Türkiye Cumhuriyeti ile ilâmın verildiği devlet arasında karşılıklılık esasına dayanan bir anlaşma yahut o devlette Türk mahkemelerinden verilmiş ilâmların tenfizini mümkün kılan bir kanun hükmünün veya fiilî uygulamanın bulunması.) 2. Hükmün açıkça kamu düzenine aykırı olmaması  3. İlâmın, Türk mahkemelerinin münhasır yetkisine girmeyen bir konuda verilmiş olması veya davalının itiraz etmesi şartıyla ilâmın, dava konusu veya taraflarla gerçek bir ilişkisi bulunmadığı hâlde kendisine yetki tanıyan bir devlet mahkemesince verilmiş olmaması 4. Savunma hakkı. O yer kanunları uyarınca, kendisine karşı tenfiz istenen kişinin hükmü veren mahkemeye usulüne uygun bir şekilde çağrılmamış veya o mahkemede temsil edilmemiş yahut bu kanunlara aykırı bir şekilde gıyabında veya yokluğunda hüküm verilmiş ve bu kişinin yukarıdaki hususlardan birine dayanarak tenfiz istemine karşı Türk mahkemesine itiraz etmemiş olması Tenfiz Dilekçesine Eklenecek Belgeler ise şunlardır: 1.  Yabancı mahkeme ilâmının aslı veya onaylı bir örneği  2. İlâmın kesinleştiğini gösteren bir belge ve onaylı tercümesi. Tenfiz istemini kabulü veya reddi halinde kanun yoluna başvurulabilir. Tenfizine karar verilen yabancı mahkeme hükümleri, Türk mahkemeleri tarafından verilmiş kararlar gibi icra olunur.   TANIMA Tanıma, yabancı bir mahkeme kararının kesin hüküm niteliğinin ülkemizde geçerli olması, sağlanması demektir. Yabancı mahkeme kararı için tanıma kararı verilmesi için yukarıda tenfize ilişkin açıklanan şartların sağlanması gerekmektedir. Ancak burada farklı olarak mütekabiliyet şartı aranmamaktadır. Tanıma kararı sonrasında kesinleşmenin etkisi yabancı mahkeme nezdinde verilen karar tarihinden itibaren hüküm ifade eder.   YARGITAY KARARLARI Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2016/20654E. 2018/10592K.  ‘..Bu durumda, yabancı mahkemelerce verilen nafakaya ilişkin ilamların Ülkemizde icra edilebilmesi için Türk mahkemelerince verilecek bir kararla tanınması ve tenfizi ulusal ve uluslararası mevzuata göre zorunlu bulunduğundan; mahkemece, işin esasına girilerek oluşacak sonuç dairesinde hüküm kurulması gerekirken; belirtilen uluslararası sözleşme hükümlerine göre nafakaya ilişkin yabancı mahkeme ilamını Türkiye'de doğrudan icra ettirebilme imkanı bulunan davacının tanıma ve lenfiz talep etmesinde hukuki yararı bulunmadığı gerekçesiyle, yazılı şekilde davanın reddine ilişkin hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir…’ Yargıtay 8. Hukuk Dairesi 2010/7122E. 2011/5353K. “Yabancı kararla ilgili tanıma ve tenfiz kararı verilmedikçe veya bu yönde açılan dava reddedildiği takdirde o karar, Türkiye’de Türk hukuk sistemi açısından hukukî sonuç doğurmaz.” Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu 2010/1E. 20112/1K. "Tenfiz hâkiminin yabancı mahkeme ilamının maddi hukuk bakımından doğruluğunu inceleme ve değerlendirme yetkisi yoktur. Bu yasak çerçevesinde, tenfiz hakiminin ilamda mevcut olan bir gerekçeyi inceleyip değerlendirmesi de söz konusu olamaz. İlamda bir gerekçenin bulunması veya bulunmaması ilamda yer alan hükmün kamu düzenine aykırılığını belirlemede önem taşımamaktadır. Anayasanın 141. maddesinin yargılama usulüne ilişkin olarak koyduğu ilkelerin, münhasıran Türk mahkemeleri için geçerli olacağı açık ve tartışmasızdır. Yabancı mahkeme ilamının hüküm fıkrasının uygulanmasıyla, kamu düzenine aykırı sonuçları doğuracak yabancı mahkeme kararlarının tenfizi olanaklı değildir. Yabancı mahkeme kararlarının salt gerekçesinin bulunmamasının kesinleşmiş yabancı mahkeme kararının tenfizine engel olmayacağı ve bu hususun 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanunun 54/c maddesi anlamında kamu düzenine açıkça aykırılık sayılmayacağına karar verilmiştir."   Beyzanur Kılıç / Batur Bölükbaşı
İş Hukuku
By Av. Mustafa Kemal Batur / 12 Nisan 2020

COVID-19 ve İŞ KAZASI, MESLEK HASTALIĞI YÖNÜNDEN İNCELEME

5510 Sayılı kanun kapsamında düzenleme altına alınmış olan iş kazası deyimi, iş yerinde veyahut işyeri sınırları içerisinde meydana gelen kazanın veya olayın işçiye fiziken veya ruhen zarar vermesi anlamına gelmektedir. Nitekim, işyerinde meydana gelebilecek fiziki ve sosyal risklere karşı işverenler tarafından önlem ve tedbirlerin alınması zorunlu olup; çalışma hayatındaki risk ve faktörlerin sonuçlarından etkilenen sigortalıyı koruma amacı ile düzenlenmiş hükümlere göre, iş kazası sonucunda sigortalıya veyahut hak sahiplerine belirli ödenekler bağlanmaktadır. Kanun koyucu 4a(sigortalı) ve 4b(bağkur) bakımından sigortalılık ilişkisinde iş kazası sayılabilme hallerini ayrı ayrı değerlendirmiştir.   4a’lar (sigortalılar) için iş yeri kavramının nelere karşılık geldiği 5510 Sayılı kanunda açıklanmıştır;
  • Sigortalının işyerinde bulunduğu sırada,
  • İşveren tarafından yürütülmekte olan bir iş nedeniyle,
  • Bir işverene bağlı olarak çalışan sigortalının, görevli olarak iş yeri dışında başka bir yere gönderilmesi nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanda,
  • Emziren kadının çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanda,
  • İşverence sağlanan taşıtla işin yapıldığı yere gidiş geliş sırasında 
  4b’liler (bağkur) için iş yeri kavramının nelere karşılık geldiği 5510 Sayılı kanunda açıklanmıştır;
  • Sigortalının işyerinde bulunduğu sırada,
  • Yürütmekte olduğu iş nedeniyle işyeri dışında bulunduğu esnada,
Kişinin geçirmiş olduğu olayın veya kazanın iş kazası olarak nitelendirilerek, iş kazası sigortalılığından yararlanabilmesinin ön koşulu, İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu Kanun bakımından sigortalı sayılmasıdır. Ancak bu kanunda yine düzenlendiği üzere, 5510 Sayılı Kanun’a göre sigortalı sayılmasa dahi;
  • Hizmet akdi ile çalışmasa bile ceza infaz kurumları ile tutukevlerinin atölyelerinde çalışan hükümlü ve tutuklular,
  • İşyerinde meslek eğitimi gören çıraklar ve meslek lisesi öğrencileri, yükseköğrenim sırasında staj yapan öğrenciler, 
  • Üniversitede kısmi zamanlı çalışan öğrenciler, harp malulleri ve terörler mücadele kanunu kapsamında vazife malullüğü aylığı almakta iken tekrar sigortalı bir işte çalışmaya başlayanlar, 
  • Türkiye İş Kurumu tarafından meslek edinme kursuna tabi tutulunlar,
  • Sosyal güvenlik sözleşmesi olmaksızın ülkelerde iş üstlenen yurtdışındaki işyerlerinde çalışmak üzere götürdükleri Türk işçileri, tarım ve orman işlerinde süreksiz çalışanlar,
  • Ticari taksi, dolmuş ve benzeri nitelikteki şehir işçi toplu taşıma aracı işyerlerinde çalışanlar ile kısmi süreli sözleşmelerde çalıştırılan sanatçılar ile ev hizmetlerinde çalıştırılanlara da iş kazası sigortası uygulanmaktadır. 
Bunun yanı sıra, 5510 Sayılı kanun, meydana gelen zararın sigortalıyı engelli hale getirecek ölçüde olması şartını aramakta olup, sigortalıya ruhsal veya bedensel olarak zarar vermemiş ve bu sebeple de kurumun müdahalesini gerektirmemiş olayları iş kazası olarak nitelendirmemektedir. Ancak bahsedilen bu zarara bağlı engellilik durumu olay veya kaza anında çıkmak zorunda değildir, sonraki zamanlarda da ortaya çıkabilir. Sonraki zamanlarda ortaya çıkan engellilik durumunun kaza ile ilişkisinin ortaya koyulduğu taktirde kişi yine iş kazası halinde sağlanan haklardan yararlanabilecektir. İş kazasının tespiti Sağlık Kurulu Raporu ile tespit edilecek olup Sağlık raporuna karşı itirazda bulunulması halinde Yüksek Sağlık Kurulu maluliyet hakkında yeniden değerlendirme yapacaktır.   Peki Sağlık Kurulu Raporları ve Yüksek Sağlık Kurulu raporları arasında da çelişki olması halinde ne yapılacaktır?  Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 17.02.2010 gün ve 2010/21-60 Esas, 2010/90 Karar sayılı kararında, ‘’Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’nın ilgili ihtisas kurulu ile üniversitelerin tıp fakülteleri ilgili bilim dalı başkanlıklarınca ya da S.S. Yüksek Sağlık Kurulu’nca düzenlenen raporlar arasında çelişkinin mevcut olması halinde, çelişkinin Adlî Tıp Kurumu Başkanlığı Adli Tıp Genel Kurulu tarafından giderilerek, sigortalının sürekli iş göremezlik oranı ve başlangıç tarihi kesin olarak karara bağlanması da zorunludur. İbaresine yer verilmiş olduğundan, uygulamada Sağlık Kurulu ve Yüksek Sağlık kurulu raporları arasında oran uyuşmazlığı olması halinde maluliyet oranın tespiti amacıyla Adli Tıp İhtisas Kurulundan nihai rapor alındırılarak çelişki giderilmektedir.  

BİR İŞÇİNİN İŞYERİNDE ÇALIŞIRKEN KORONAVİRÜSE YAKALANMASI İŞ KAZASI SAYILABİLİR Mİ?

Küresel salgın olarak ilan edilen Covid – 19 Hastalığı ülkemizde de oldukça yaygınlaşmış olup koronavirüsün solunum ve temas ile hızlıca bulaşabiliyor olması işverenlerin işyerlerinde sıkı tedbirler almasını zaruri kılmıştır. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı resmi internet sitesinde ‘’İşyerlerinde Koronavirüse Karşı Alınması Gerekli Önlemler’’ başlıklı bir bildiri yayınlayarak, işyerinde alınması gerekli önlem ve tedbirleri ilan etmiştir. Nitekim, akla gelen en önemli sorulardan birisi, önlemlerin alınmış olmasına karşı işyerinde çalışan işçinin koronavirüse yakalanması halinde bu hususun iş kazası olarak nitelendirilip nitelendirilmeyeceğidir. Bu bildiriye göre işyerleri, hazırlık ekibi ile hijyen ve temizliğe ilişkin gerekli çalışmaları yürüterek, şüpheli vakalarda izolasyon ve karantina prosedürünü uygulamak zorundadırlar. Koronavirüse karşı henüz geliştirilen bir aşı olmaması dolayısıyla, işe giriş ve çıkışlarda işçilerin ateşinin temassız ateş ölçer ile ölçülmesi gerektiği ve işçiler arasındaki sosyal mesafenin çalışma anında ve mola zamanlarında korunması gerektiği de ayrıca bildirilmektedir. Bildiride, iş nedeniyle yurtdışında bulunmuş kişinin ülkeye dönüşü ile 14 gün karantina kuralına uymasının zorunlu olduğu belirtilerek, toplantılara ilişkin de düzenlemeler getirilmiş, toplanmaların ertelenmesi gerektiği veyahut az katılımcı ile gerçekleştirilerek her ihtimalde toplantıya katılan kişilerin, ziyaretçilerin, organizatörlerin tüm iletişim bilgileri 1 ay boyunca saklanması gerektiği ifade edilmiştir.  Nitekim, ilgili bildirim gereği, işyerinde koronavirüse karşı önlem ve tedbirlerin alınmaması nedeniyle işçinin koronavirüse yakalanmasının iş kazası olarak nitelendirilebileceği gündeme gelecektir. Örneğin, işçinin çalışma sırasında koronavirüse yakalanması, yurtdışından dönen işçinin 14 gün karantina kuralına uymaksızın iş yerinde çalışması ile çalışanlarda semptomlara rastlanılması gibi somut olay bazında değerlendirilecek olayların İş Sağlığı ve Güvenliği Kanuna göre, meydana gelen olay ile zarar arasında illiyet bağının da varlığı sabit olması halinde iş kazası olarak nitelendirileceği tartışmasızdır. Yargıtay 21. Hukuk Dairesi 2018/ 5018 E. 2019/ 2931 K. sayılı kararının, günümüzde yaşanan koronavirüs salgını sebebiyle işyerinde koronavirüse yakalan işinin iş kazası geçirip geçirmediğine yönelik durumu aydınlatacağı kesindir. İlgili kararda, Ukrayna’ya sefere gönderilen tır şoförünün Türkiye’ye giriş yaptıktan sonra semptom göstermesi ile hastaneye başvurduğu akabinde şoförde H1N1 virüsünün tespit edildiği, kuluçka süresinin hesabı ile virüsün iş nedeniyle gittiği yurtdışında bulaştığına yönelik kanaat oluşturularak şoförün ölümünü iş kazası olarak nitelendirmiştir. İlgili Yargıtay kararından yola çıkıldığında, işyerlerinde işçilere yönelik önlem ve tedbirin alınmaması nedeniyle işçinin koronavirüse yakalanarak hayatını kaybetmesi durumunun iş kazası sayılabileceği düşünülmektedir.   

KORONAVİRÜSE YAKALANMANIN İŞ KAZASI SAYILMASI HALİNDE İŞÇİNİN veya HAK SAHİPLERİNİN HAKLARI NELERDİR?

4857 Sayılı Kanun’un 24 maddesinde işçinin derhal fesih hakkı düzenlenmiş olup iş kazası geçiren ve kusuru bulunmayan işçinin iş akdini haklı nedenle feshederek kıdem tazminatına hak kazanacağı Yargıtay kararları uyarınca sabittir.  Bkz: Yargıtay 22. Hukuk Dairesi 29.04.2014 2014/ 25415 E. 2014/26000 K sayılı kararı; ‘’Dosya içindeki bilgi ve belgelerden davacının işyerinde geçirmiş olduğu iş kazası sonrası davalı işverenden şikayetçi olması üzerine Sakarya 1. Sulh Ceza Mahkemesinde taksirle yaralama suçu nedeniyle yapılan yargılama sırasında alınan bilirkişi raporunda davalı işverenin işyerinde iş sağlığı ve güvenliği konusunda önlemleri almaması sebebiyle asli kusurlu olduğu kanaatinin beyan edildiği, yine aynı iş kazasına ilişkin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Müfettişliği tarafından işyerinde yapılan 26.01.2010 tarihli denetim raporunda, davalı işverenin iş kazası nedeniyle tam kusurlu olduğu, davacının ise kusurunun bulunmadığı, işyerinin elektrik ve topraklama tesisatlarında on ayrı hususta eksiklik tespit edildiği, bu raporun davacının iş sözleşmesini feshettiği tarihten aylar sonra alınmasına rağmen davacının feshe gerekçe gösterdiği işçinin sağlığını bozacak hususlara karşı davalı işverence önlem alınmadığı, 4857 sayılı Kanun'un fesih tarihi itibariyle yürürlükte olan 83. maddesine göre işyerinde iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili tedbir alınmamasının işçiye haklı fesih hakkı tanıdığı, davacının işyerinde elektrik çarpması sebebiyle yaşadığı iş kazasına rağmen davalı işverence gerekli tedbirlerin alınmaması üzerine iş sözleşmesinin davacı işçi tarafından haklı sebeple feshedildiği anlaşılmış olup, mahkemece kıdem tazminatı talebinin kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması hatalı olmuştur.’’ Nitekim, işbu işçilik alacakları saklı kalmak kaydıyla ve ayrıca koronavirüsün iş kazası sayılması halinde sigortalının veya hak sahiplerinin kusur ve iş göremezlik oranlarına göre talep edebileceği haklar şöyledir;
  • 5510 Sayılı Kanun’un sağladığı haklar;
Koronavirüse yakalan işçinin meydana gelen zarara yönelik olarak iş göremezliğin meydana gelmesi halinde, geçici iş göremezlik süresince işçiye günlük geçici iş göremezlik ödeneği, sigortalının sürekli iş göremezliğinin mevcut olması halinde ise sürekli iş göremezlik ödeneği bağlanmaktadır. Koronavirüse yakalanması sebebiyle ölen işçinin mirasçılarına ise ayrıca iş kazası sigortası kapsamında gelir bağlanması söz konusu olacaktır. Yine, gelir bağlanmış kız çocuklarına bu sigorta kapsamında ayrıca evlenme ödeneği de verilmektedir.
  • Maddi ve Manevi tazminat hakkı;
5510 Sayılı Kanun’a göre geçici iş göremezlik ve kalıcı iş göremezliğin Sağlık Kurulu raporu ile tespit edilmesi halinde Sosyal Sigortalar Kurumu tarafından işbu ödeneğe hak kazanan sigortalı veyahut hak sahiplerine yapılan ödemeler haricinde, sigortalını maruz kaldığı iş kazası sebebiyle işverene karşı yöneltilecek tazminat talepleri de ayrıca gündeme gelecektir. Nitekim, sigortalı nezdinde sürekli iş kaybının meydana gelmediği düşünülse dahi ruhen veya bedenen bir zarara uğradığı tartışmasızdır. Bu sebeple işveren, iş sağlığı ve güvenliği kanuna aykırı hareket ederek, gerekli önlem ve tedbirleri almaktan kaçınması durumun mevcut olduğu hallerde, sosyal sigorta kapsamında sağlanan haklar dışındaki zararların giderilmesi gerekecektir. Kaldı ki bu husus, sosyal devlet olmanın bir gereğidir. Borçlar Kanunun 53. maddesinde, ölenin desteğinden yoksun kalan kişilerin uğradıkları kayıpları ölüm ve bedensel zararlar içinde sayarak, kişilerin destekten yoksun kaldığı gerekçesiyle tazminat talebinde bulunabileceği düzenlenmiştir. Nitekim, işbu tazminat sorumluluk hukuku ilkelerine göre tatbik edilmekle birlikte sigortalıya veya sigortalının hak sahiplerine 5510 Sayılı Kanun’un sağlamış olduğu haklar ve ödemeler göz önünde bulundurularak tazminat tutarı belirlenmektedir. Dolayısıyla, kusur oranları değerlendirilerek, çalışma kaybı gücü veyahut ölüm sebebiyle kişinin desteğinden yoksun kalanlar bu tazminat talebini işverene yöneltebileceklerdir. Destekten yoksun kalma tazminatı dışında, Borçlar Kanunun 56. Maddesinde düzenlenen manevi tazminata ilişkin hüküm ise, bir kimsenin bedensel bütünlüğünün zedelenmesi halinde gündeme gelmektedir. İş kazası nedeniyle bedensel zarara uğrayan ve bunun uzantısı olarak psikolojik süreçlerden geçen zarar gören işverene karşı manevi tazminat talebinde bulunabilmektedir. Ayrıca sürekli iş göremezlik raporunun alınması manevi tazminat için şart olmayıp, geçici iş göremezliğinin tespiti halinde de uygun manevi tazminata hükmedildiği görülmektedir. İş kazası sebebiyle ağır bedensel zararın veya ölümün meydana geldiği haller için ise 5510 Sayılı Kanun’un sağladığı haklar haricinde zarar görenin yakınlarına da uygun bir tazminat ödendiği kabul edilmektedir. Hülasa, koronavirüsün iş kazası olarak değerlendirilmesi halinde, işbu tazminat kalemleri yönünden işverene dava ikame edilebilme hakkı meydana geleceği tartışmasızdır.  

KORONAVİRÜSE YAKALANAN SAĞLIK ÇALIŞANLARI MESLEK HASTALIĞI SİGORTASINDAN YARARLANABİLİR Mİ?

Meslek hastalığı özetle, 5510 Sayılı kanunun 14. Maddesinde, sigortalının çalıştığı veya yaptığı işin niteliğinden dolayı tekrarlanan bir sebeple veya işin yürütüm şartları yüzünden uğradığı geçici veya sürekli hastalık, bedensel veya ruhsal engellilik halleri olarak tanımlanarak 4a(sigortalı) ve 4b(bağkur) sigortalıları bu kapsama dahil etmiştir. Yaşanan hususun meslek hastalığı sayılabilmesi için zarar ile meydana gelen olay arasında illiyet bağı kurulacak ve mutlaka sigortalının maruz kaldığı rahatsızlığın Kurum Sağlık Kurulu raporu ile belgelendirilmesi gerekecektir. Koronavirüsün ruhen ve bedenen en çok zarar verdiği kesimin hekimler ve sağlık çalışanları olduğu kesin olduğundan, Covid – 19 tanısının meslek hastalığı sayılması gerektiğine yönelik Türk Tabipler Birliğince açıklama yapılmış, kamu veya özel sağlık kuruluşlarında çalışanlar arasında herhangi bir ayrım olmaksızın Covid – 19 tanısının hekimler ve sağlık çalışanları için konulması halinde, mesleki çalışma gücünün kayıp oranına göre geçici veya sürekli iş göremezlik ödeneğinden yaralanma yolunun hızlıca açılması gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca, 5510 sayılı kanunun 16. Maddesinde Covid – 19 tanısının meslek hastalığı sayılması halinde hayatını kaybeden sağlık çalışanlarının desteğinden yoksun kalanlara da gelir bağlanabilmektedir. Yine gelir bağlanmış kız çocuklarına evlenme ödeneği ve ölen sigortalıya cenaze ödeneği sağlanması gibi yan haklar da bu kanun kapsamında düzenlenmiştir. Peki Kamu Sağlık Çalışanlarının Koronavirüse Yakalanması Halinde Meslek Hastalığı Sigortasından Yararlanma Hakları Var mıdır? Nitekim, meslek hastalığına ilişkin düzenleme yalnızca 4a(sigortalı) ve 4bli(bağkur) için düzenlenmiş olup, esasen 4c’li (emekli sandığı) sigortalıları kapsamamaktadır. 4c’lilerin tabi olduğu kanun olan 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 105. Maddesinde ‘’Görevi sırasında veya görevinden dolayı bir kazaya veya saldırıya uğrayan veya bir meslek hastalığına tutulan memur, iyileşinceye kadar izinli sayılır.’’ İbaresine yer vermiştir. Bu nedenle, kanunen görevleri sırasında koronavirüse maruz kalma riski çok yüksek olan kamu sağlık çalışanları için Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun vazife malullüğüne ilişkin hükümleri uygulanacak olup Sağlık Kurulu Raporu alınması ve diğer şartların oluşması ile vazife malullüğü aylığına hak kazanabilmektedirler.   Av. Tuğçe ASLAN / Batur Bölükbaşı
İdari Yargı, Yabancı ve Vatandaşlık Hukuku
By Av. Mustafa Kemal Batur / 04 Nisan 2020

Türk vatandaşı ile evlenmek ve vatandaş olmak, red takdir yetkisi

Evlenme yoluyla vatandaşlığın kazanılması Türk Vatandaşlığı Kanununun 16. Maddesinde düzenlenmiş olup, en az 3 yıldan beri evli olan ve evliliği devam eden yabancıların evliliğinin aile birliği içerisinde olduğunun tespit edilmesi, evlilik birliği içerisinde bağdaşmayacak bir faaliyette bulunmadığının tespiti ve milli güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil eden herhangi bir davranışının bulunmaması halinde bu yola başvurabilmektedir.  Türk vatandaşlığının evlenme yoluyla kazanılması  Madde 16 (1) Bir Türk vatandaşı ile evlenme doğrudan Türk vatandaşlığını kazandırmaz. Ancak bir Türk vatandaşı ile en az üç yıldan beri evli olan ve evliliği devam eden yabancılar Türk vatandaşlığını kazanmak üzere başvuruda bulunabilir. Başvuru sahiplerinde;  a) Aile birliği içinde yaşama, Kanun koyucu evlenme yolu ile vatandaşlık kazanımında aile birliğini koruma ve muhafaza etme amacı taşıdığından genel vatandaşlık yollarında aranan şartların hepsini aramamıştır. Bu nedenle, ilgili başvurunun kesinlikle formalite olmaması ve gerçekten bir evlilik ilişkisini yansıtması gerekmektedir. Ayrıca, aile birliği içerisinde yaşama olgusu Bakanlıkça aile konutunda birlikte yaşamama zorunluluğu olarak değerlendirilmemekle birlikte, eşlerin arasında evliliğin gerçek bir ilişki olduğunun tespitini yeterli saymaktadır. Bu sebeple, uzak mesafe yolu ile dahi evliliğini yürüten çiftlerin bu yol ile vatandaşlık kazanımı mümkündür. b) Evlilik birliği ile bağdaşmayacak bir faaliyette bulunmama En az 3 yıldan beri Türk vatandaşı ile evli olan ve evliliğini devam ettiren eşin, başvuru tarihinden itibaren gözetilecek olan evlilik birliği ile bağdaşmayacak herhangi bir faaliyette bulunup bulunamadığı araştırılarak, bu hususa herhangi engel bir davranışın olup olmadığı tespit edilecektir. Nitekim, bu faaliyetlerin başında, fuhuş yapmak, aracılık etmek vb. faaliyetlerde bulunmamış olunması gerekmektedir.  c) Millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek bir hali bulunmama,  Milli güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek bir hali bulunmama durumu uygulamada karşımıza en çok çıkan vatandaşlığın reddi sebeplerindendir. Genel olarak, ülkenin mevcut siyasi istikrarı gözetilmesi mahiyeti ile oluşturulmuş kamu düzeni ve ulusal bilince halel gelmemesi adına düzenlenen milli güvenlik, Türkiye toplum yapısını temelden sarsan bir ilişkinin bir parçası veya herhangi bir terör örgütü üyesi mensubu olan, bu örgütlere ilişkin herhangi bir sempati besleyen veyahut iltisak sahibi kişilerin vatandaşlık başvurusunu kabul etmemektedir. Nitekim, ilgili hususa ilişkin somut bir delile rastlanılması halinde milli güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek bir hali bulunması gerekçesiyle vatandaşlık başvurusu reddedilmektedir.  Vatandaşlık başvurusu yapmış iseniz ve vatandaşlık başvuru ret gerekçenizde, Milli Güvenlik ve Kamu Düzeni yazmakta ise vatandaşlık başvurunuzda ülkenin milli güvenliği ve kamu düzenine engel teşkil edecek herhangi bir durumunuzun olduğu ifade edilmektedir. Yalnızca, terör örgütü ile ilgili olmasının yanı sıra /eşiniz/aileniz veyahut sizin hakkınızda süren herhangi bir soruşturma veyahut kovuşturma dahi dolayısıyla bu sebeple ret gerekçesi verilmiş olabilir. Nitekim, birçok kuruma hakkınızda yazılan yazılara istinaden celp olunan ilgili belgelerin gizli olması dolayısıyla İçişleri Bakanlığı tarafından bilgi almanın oldukça zor olduğu düşünüldüğünde, bu hususun sebebinin ve dayandırılan ve delil gösterilen belgelerin mahiyetini öğrenebilmek amacıyla İdari Dava açmak son derece önemlidir. Kaldı ki, milli güvenliğe veya kamu düzenine engel teşkil eden durum şahsi olarak sizin ile ilgili olmadığı sonuçlarına bile ulaşılabilmektedir. Ancak Vatandaşlık başvuru ret gerekçenizde Taktir Yetkisi yazması halinde ise, tüm şartları taşımış olmanızın yanı sıra idare tarafından olumsuz kanaat kullanıldığı ifade edilmek istenmektedir. İlgili başvuru ret gerekçeleri esasen Bakanlık tarafından spesifik olarak açıklanmamakla birlikte, ret gerekçesini idari dava yoluyla öğrenme şansımız bulunmaktadır. Ayrıca işbu kanaatin kamusal sınırlarının aşması halinde de idari işlemin iptali için iptal davası gündeme gelmektedir. Madde 16 (2) Başvurudan sonra Türk vatandaşı eşin ölümü nedeniyle evliliğin sona ermesi halinde birinci fıkranın (a) bendindeki şart aranmaz. (3) Evlenme ile Türk vatandaşlığını kazanan yabancılar evlenmenin butlanına karar verilmesi halinde evlenmede iyiniyetli iseler Türk vatandaşlığını muhafaza ederler. Türk Vatandaşlığı Kanunun 16. Maddesinin 2. Maddesinde, vatandaşlık başvurusunda sonra destekleyicinin ölmesi hususu düzenlenmiştir. Nitekim bu madde uyarınca Türk vatandaşı eşin ölümü halinde kazanılmış vatandaşlığa olumsuz bir etkisi olmamakla birlikte kazanılmış vatandaşlık bakidir. Başvuru sonuçlanmadan ölen Türk Vatandaşı eşin durumunda ise yine bir değişiklik olmayarak, vatandaşlık başvurusu sonuçlandırılacaktır. Türk vatandaş eşin ölümü vatandaşlık kazanmaya engel olmayacaktır. Bu maddeden hareketle, evliliğin boşanma yolu ile sona ermesi durumundaki sonuçlarının akıbeti akla gelmektedir. Nitekim, Türk Vatandaşlığı kanunda bu hususa ilişkin özel bir düzenleme bulunmasa dahi, evliliğin iyi niyet çerçevesinde kurulduğu ve evlilik birliği içerisinde aile birliği içerisinde devam ettiği halinde, ölüm halinde Türk Vatandaşlığının korunması yorumundan hareketle, evliliğin boşanma ile sona ermesi haline de bu yorumun kıyas yolu ile uygulanabileceği ve başvuru sonrası boşanma halinin başvuruya etkisi olmaksızın sonuçlandırılması gerekmektedir.   Av. Tuğçe ASLAN / Batur Bölükbaşı Avukatlık Ortaklığı   Vatandaşlık başvurunuzun yukarıda açıklanan veyahut açıklanmayan nedenler ile reddedilmesi halinde Avukatlık Ortaklığımız ile iletişime geçerek daha detaylı bilgi alabilirsiniz.
İmar ve Gayrimenkul Hukuku
By Av. Mustafa Kemal Batur / 04 Nisan 2020

Konut davalarının tüketici mahkemesinde görülmesi ve sonuçları

6502 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunun amacı işbu kanunun 1. Maddesinde düzenlenerek, kamu yararına uygun olarak tüketici konumundaki kişinin hak ve çıkarlarını gözetmek olduğu vurgulanmıştır. TKHK kapsamında koruma altına alınmış dava ve işler tüketici mahkemelerinde görülmektedir. Nitekim, günden güne tüketicinin ihtiyaç ve taleplerine göre şekillenmiş Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunda son yapılan değişiklikler ile birlikte konut ve tatil amaçlı taşınmaz mallara ilişkin uyuşmazlığın Tüketici Mahkemelerinde görüleceği kararlaştırılmıştır. Uygulamada genel mahkemeler ve tüketici mahkemeleri arasında görev uyuşmazlığına yönelik tartışmalar devam etmekte olduğundan değerlendirilme ihtiyacı duyulmuştur.
  1. TKHK kanunun amacı tüketici koruma amacı güttüğünden, taşınmaza ilişkin sınıflandırma da yalnızca konut ve tatil amaçlı taşınmazlar kanunun kapsamına dahil edilmektedir. Nihayetten, ticari sebeplerle iktisap edilmiş taşınmaza ilişkin uyuşmazlıklar bu kanun kapsamında korunmamaktadır. Daha da açıklamak gerekirse, bir tacirin ticareti için kullanacağı taşınmaza ilişkin uyuşmazlıkların çözüm yeri genel mahkemelerdir. 
  1. Konut ve tatil amaçlı elde edilen taşınmaza ilişkin uyuşmazlığın tüketici mahkemelerinde görülebilmesi için bu faaliyeti tüketiciye gerçekleştiren taraf mutlaka ticari veya mesleki amaç güden gerçek veya tüzel kişi olmak zorundadır.
  1. Doğrudan ticari amaç güden yükleniciden veyahut firmadan satın alınan konutların tüketici mahkemesinde görülebilmesinin diğer bir ön koşulu taşınmaza ait satım sözleşmesinin resmi şekilde yapılmasıdır. Nitekim, satım (vaadi) sözleşmesinden bağımsız başkaca bir yolla yapılan satışlarda bu husus değerlendirilerek eksik olması halinde tüketici mahkemelerinde görülmeyecektir.
  Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesine Dayanarak Yapılan Konut Satışları Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmeleri ile Kat Karşılığı (Alacağın Temliki Suretiyle) İnşaat Sözleşmesi arasında farklılıklar bulunmaktadır. Alacağın temliki suretiyle yüklenicinin daireyi 3. Kişilere satma amacıyla yapmış olduğu sözleşmelerde çıkan uyuşmazlıkların çözüm yeri tüketici mahkemeleridir. Ancak, yüklenici değil de arsa sahibinden alınan dairelere ilişkin uyuşmazlıkların çözüm yeri tüketici mahkemeleri değil genel mahkemelerdir.  Hal böyle ki, işbu TKHK kapsamı dışında olan diğer hallerden birisi de yüklenici ile arsa sahipleri arasında imzalanan Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmeleri olup işbu sözleşmeden çıkan uyuşmazlıklar, Borçlar Kanunu hükümlerine dayanarak eser sözleşmesi mahiyetine haiz olması gerekçesiyle uyuşmazlık çözüm yeri genel mahkemelerdir.  Nitekim, konut taşınmazlarından kaynaklı davalardaki uyuşmazlığın çözüm yerlerinin tespitinde öncelikle tüketicinin konut alma iradesinin ve yüklenicinin ticari amaç güttüğünün tespiti yapılacak olup örneğin bina yapımına başlamayan yükleniciye karşı yöneltilecek satış bedelinin iadesi, kira kaybının alacağı vb. uyuşmazlık için dava ve talepler tüketici mahkemesinde görülecektir.   Av. Tuğçe ASLAN / Batur Bölükbaşı Avukatlık Ortaklığı   Avukatlık Ortaklığımızca takip edilen davalara ilişkin süreç ve işleyiş hakkında daha detaylı bilgi almak için bizimle iletişime geçebilirsiniz.
Yabancı ve Vatandaşlık Hukuku
By Av. Mustafa Kemal Batur / 04 Nisan 2020

Yabancıların teminat yatırma mükellefiyeti

Ülkemiz yargılamasında kural olarak Türk veyahut yabancı gerçek/tüzel kişilerin dava açması, davaya katılması, icra takibine girişmesi esasen teminat yatırma şartına bağlı değildir. Ancak, kimi durumlarda davacının haksız çıkması ihtimaline binaen teminat yatırılması istenmektedir. Nitekim, Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanunun 48. Maddesi, teminat hususunu düzenlemiştir.  Teminat  Madde 48  1. Türk mahkemesinde dava açan, davaya katılan veya icra takibinde bulunan yabancı gerçek ve tüzel kişiler, yargılama ve takip giderleriyle karşı tarafın zarar ve ziyanını karşılamak üzere mahkemenin belirleyeceği teminatı göstermek zorundadır. Nitekim, MÖHUK’un 48. Maddesi uyarınca, Türk vatandaşı olmayan yabancı devlet vatandaşları ile hiçbir devlet vatandaşı olmayan veya vatandaşı bulunduğu devlete vatandaşlık bağı zayıflamış bulunan vatansız veya mülteciler de Türkiye’de dava açarken teminat yatırma zorunluluğu bulunmaktadır. Ancak, çifte vatandaşlar için teminat zorunluluğu bulunmamaktadır. Tüzel kişiler bakımından yabancılık ise, statülerindeki idari merkezlerine göre belirlenmektedir. İdare merkezinin yabancı bir ülkede bulunması halinde tüzel kişi yabancı sayılmaktadır. İdare merkezinin Türkiye’de bulunduğu hallerde Türk tüzel kişisi sayılmaktadır. Mahkemenin takdirine bağlı teminatın para olarak yatırılması söz konusu olup, Yargıtay kararları yabancı tarafından yatırılacak teminatın döviz cinsinden yatırılması gerektiği kanaatini taşımaktadır. Teminat miktarı da somut olayın şatlarına göre mahkemece serbestçe taktir edilir. Yabancı tarafından yatırılan teminat, karşı tarafın zararının yanında devletin yargılama giderlerini karşıladığından kamu düzeni olarak adlandırılarak mahkemece kendiliğinden dikkate alınır.  Tüm bunların yanı sıra, Türkiye ile Yabancının mensup olduğu ülke arasında teminat hakkında muafiyet öngören bir anlaşmanın var olması halinde bu anlaşma hükümleri çerçevesinde yabancı teminat yatırmaktan muaf olabilir. Nitekim, MÖHUK 48/2’nin amir hükmü gereği, ülkeler arasında karşılılık ilkesinin mevcut olması halinde muafiyet hükümleri devreye girecektir. 2. Mahkeme, dava açanı, davaya katılanı veya icra takibi yapanı karşılıklılık esasına göre teminattan muaf tutar. Türkiye teminattan muafiyeti öngören milletlerarası anlaşmalardan bazıları;
  1. Hukuk Usulüne Dair La Haye Anlaşmasının17. Maddesine göre, devletlerden birinde ikametgâh sahibi olup taraf ülkelerden birinde dava açan kişilerden yabancı olmaları dolayısıyla teminat alınmaz.
  2. 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Cenevre Anlaşmasının 16. Maddesi ile mülteciler mutad meskeninin bulunduğu taraf devlette teminat yatırmaktan muaf tutulmuştur.
  3. Avrupa İkamet Anlaşmasının 9. Maddesinde, taraf devlet vatandaşları için herhangi bir teminat istenmeyeceği kararlaştırılmıştır.
  Av. Tuğçe ASLAN / Batur Bölükbaşı Avukatlık Ortaklığı   Yabancıların teminat yatırma yükümlülüğü hakkında iletişime geçmek için tıklayınız
Miras Hukuku
By Av. Mustafa Kemal Batur / 04 Nisan 2020

Vasiyetnamenin tenfizi nedir?

  Türk Medeni Hukukunda vasiyetname, kişinin ölümünden geçerli olmak üzere mirasçılarına veyahut belirlediği kişilere belirli bir mal varlığı bırakması amacıyla ikame etmiş olduğu ölüme bağlı bir tasarruf işlemidir. Nitekim, vasiyetname resmi, el yazılı ve sözlü olmak suretiyle oluşturulabilir. Yine, vasiyetname yapma ehliyeti Medeni Kanun’da düzenlenmiş olup, somut olaya göre vasiyetnamenin hükümsüzlüğü irdelenmektedir. Vasiyetnamenin düzenlenmesi akabinde miras bırakının ölümünden sonra vasiyet görevli ve yetkili mahkemesinde açılır. Nitekim, vasiyetnamenin açılması ile kesinleşen vasiyetnamenin içeriğinin yerine getirilmesine öğretide vasiyetnamenin tenfizi denilmektedir. Vasiyet ile bırakılan mal varlığının vasiyet alacaklıları adına hüküm ve tescili amacıyla vasiyet alacaklısının vasiyeti yerine getirilmesini isteme yükümlülüğü doğar. Nihayetten, vasiyetin yerine getirilmesi vasiyetin açıklanmasından ayrı bir işlem olup; vasiyetin yerine getirilmesi istenmedikçe vasiyet alacaklılarına bırakılan mal varlığı cihetinde tescil veyahut devir işlemi yapılmaz. Vasiyetin Tenfizi yani vasiyetin yerine getirilmesi istenmesi davası, vasiyeti yerine getirmeyen vasiyet yükümlüsüne karşı açılabilir.  Belirli mal olarak vasiyetnameye konu edinmiş mal taşınmaz ise, vasiyet alacaklılarına intikali ancak tapuya tescili ile mümkündür. Bu sebeple, tescil yapılmadığı sürece vasiyete konu malvarlığının mülkiyeti vasiyeti yerine getirme yükümlüsü mirasçılara aittir. Hülasa, vasiyetnamedeki vasiyet alacaklısının vasiyet yükümlülerine karşı dava açarak, vasiyetnamenin Tenfizi ile bahse konu taşınmazın tarafına tescilini talep edebilir.  Belirli mal olarak vasiyetnameye konu edinmiş mal taşınır ise, tapu tescil işlemi gibi bir sürece maruz kalkınmaksızın zilyetliğin tarafına teslimini talep edebilir. Veyahut genel haciz yolu ile de teslime konu taşınırı elde etme imkanına sahiptir.
1 6 7 8 9 10 24